Ucunda ölüm olsa da hayallere koşabilmek... Mücadele edebilmek...
21 Aralık 2015 Pazartesi
19 Aralık 2015 Cumartesi
Zaman Üzerine...
Zaman iyice ağırlaşmaya başladı. Üzerimde yükü her zamankinden fazla... 26 yılın her günü geçmişimde, kırıntılarımda... Aksine yolumu kaybedeli çok oldu. Ne başladığım yere gidebiliyorum, ne önümü görebiliyorum. Yanımda insanlar var elbette... Ama içimde soğuk bir kıvılcım gibi doğup bedenimi ürperten yalnızlığımlayım hala. Kahkalar var, evet! Ama gözyaşları da var, Mutlu anlar var, ama peki ya sinir bozan sıkıntılar... Şefkatli bir tarafı var hala hayatın, ya içimdeki dinmeyen öfke...
Sokayım böyle zamana!..
Sokayım böyle zamana!..
13 Aralık 2015 Pazar
Bugünün Şarkısı...
Fuat Saka - Şimdi Ne Yapar
Dertli dertli çalıyor saz
Ağlıyorum bu akşam bu barda
Parça parça olmuş gönlüm
Kırılmış bir kadeh gibi yerde
Katılmıyor türkülere
Gözgöze elele susuyorduk
Tele kulak verip yalnız
Sessizce bağlama dinliyorduk
İçkimizi hatırladım yanyana aynı masada
Şimdi ne yapar kimbilir
Hangi yerlerde dolaşır
Rast gelirsen bir gün ona
Getir aynı meyhaneye
Gizleneceğim bir köşede
Onu biraz görmek için
İçkimizi hatırladım yanyana aynı masada
Şimdi ne yapar kimbilir
Hangi yerlerde dolaşır
11 Aralık 2015 Cuma
Bağımlılık Üzerine
Alışkanlık nedir, bağımlılık nedir? Aslında kavramsal bir konu üzerine karalamak niyetinde değilim. Bir konuya bağlayacağım sonunda. Kısaca bağımlılık, bir alışkanlığın kişiye zarar vermesine rağmen devam edilmesidir diyebiliriz. Peki burada zararı ölçümleyen, alışkanlığı ölçümleyen nedir? Kumar bir alışkanlık olabilir mi örneğin, yada alkol? Her gün 1 bira içiyorsan bağımlı mısın? Peki ya 2 tane içiyorsan, yada 3? Sınır nerededir? Zarar hangi eşikte başlar? Sosyal bir zarar da olabilir bu? 1 tane bira içmek için kendini zorunda hissediyorsan, ve içmediğinde rahatsız hissediyorsan, istemeden çevreni rahatsız ediyorsan? Yada masum bir şeyi ele alalım. Örneğin, spor yapmayı çok seviyorsun. Her gün en az 1 saat yüzüyorsun. Yüzmediğin günlerde sinirlenip etrafını kızıyorsan, bu güzel bir alışkanlık mıdır, yoksa bağımlılık mı? Konuya geleyim girizgahı kesip... Sosyal medya bir alışkanlık mıdır, bir iletişim biçimi midir yoksa bağımlılık mıdır? Sözgelimi teknolojik bir faaliyet olan oyun oynamak, kişinin sosyal hayatına sirayet ettiyse, fenası onu izole ettiyse çevresinden şüphesiz ki bu bir bağımlılıktır. O zaman sosyal medya nedir? Bir masa etrafında hoşça vakit geçirmek insanların birlikte geçirecekleri 2 saatinin 15 dakikasını fotoğraf çekmeye, onu instagramda düzenlemeye ve facebooka/instagrama yüklemekle geçirdiklerini, 5-10 dakika arası swarmda check in yaptıklarını ve mekandaki insanların profillerini incelediklerini, 15-20 dakika arası -masada bekar bir popülasyon varsa- arkadaşlarının facebook profilinden potansiyel ilişki/izdivaç analizi yaptıklarını düşündüğümde... Bir de işin içine whatsapp yazışmalarını eklediğimizde, ve hatta profile ve check ine yapılan yorumlara bakıldığı, gerektiğinde cevap atıldığı eklendiğinde abartısız bir şekilde kimi arkadaş gruplarında vaktimizin %75-80'nini abartısız bir şekilde ayırdığımızı gözlemliyorum. O halde bu bir bağımlılık mıdır? Eğer, her defasında dışarıya çıktığında check in oluyorsan, bu bir alışkanlık mı, yoksa bağımlılık mıdır? Zamanın en kıymetli varlığımız olduğu düşünüldüğünde bu şüphesiz ki zamanımızın en azılı bağımlılığıdır. Ve yarından tezi yok, muhakkak ve muhakkak bu konuda bir kamu spotu hazırlanmalıdır :)
10 Aralık 2015 Perşembe
Sevgili Arkadaşlarım...
Öncelikle arkadaşım olduğunuz için size söylemediğim birkaç hususu burada paylaşmak isterim. Biliyorum ki yüzünüze söylesem üzülürsünüz, sizi yargılandığımı düşünürsünüz. Belki de biraz haklısınız, ama açık açık söylemeyi inanın ben de isterdim.
Bir kere bayan değil, kadın diyeceksiniz hemcinslerinize. Bıçak gibi keskin olacak hatta. Çünkü topluma ancak böyle anlatabileceksiniz kadın olduğunuzu, birey olduğunuzu, memelerinizden, bacaklarınızdan ve kalçalarınızdan ibaret olmadığınızı... Ki öyle olanı da var elbette...
Kocalarınızın soyadını almayacaksınız. Çünkü erkeğin soyadını almamak sizin ataerkil toplumun dayatmasına karşı durmanın sembolik bir hareketidir. İlla soyadını alacaksanız, siz de karşınızdakine vereceksiniz. Hayat paylaşmak içindir. Evet, bireylerin özgürlüğü vazgeçilemezdir ama insan toplumun bir parçasıdır. Toplumdan koptukça paranoyaklaşır, daha yalnızlaşır ve mutsuzlaşır. Bakınız ben...
Toplumun değer normlarının farkında olacaksınız, salak değilsiniz elbette... Yaşadığımız ülke bir ortadoğu ülkesi... Akıl ermeyecek yobazlık ve manyaklıklara gebe... Yine de, dik duracaksınız. Plazalarda çalışan, özel okullarda okumuş, ailenizin biricik evlatlarısınız. Sizin zaten başlı başına bir kalabalık yaratmanız gerek. Nerede kaldı gezi ruhu, nerede kaldı asi duruşunuz... Kadınlar evlenmek için doğmuyor, doğmamalı... Evet doğanın kanununda kadının çocuklarına uygun bir dünya hazırlaması var, ancak doğaya kalsak hala birbirimizle çiftleşip, güçsüzü öldürüyorduk -ne?? hala mı öyle yapıyoruz!!-.
Eşcinsellik bir anatomik hata değildir. Evet, marjinal olmak için eşcinsel olan da var. Cinselliğini ölçüsüzce yaşayan da... Ama bu bir hastalık değildir. Ve o insanların marjinalliği toplum tarafından kabullenilmedikleri içindir. Anormal olarak nitelemek yerine normalleştirmeyi, tanımayı deneseniz. Bence çok şey kaybetmezsiniz. Unutmayın, onlar çoğu zaman bizim yapamadığımızı yapıp değirmenlere karşı bir başlarına savaş açabiliyorlar.
Biraz birikti içimde, daha da yazarım da okunmayan bir blog benimkisi. Maksat boşluğa yankı, denize atılmış küçük bir taş dalgalanması olsun... Öyle işte.
Bir kere bayan değil, kadın diyeceksiniz hemcinslerinize. Bıçak gibi keskin olacak hatta. Çünkü topluma ancak böyle anlatabileceksiniz kadın olduğunuzu, birey olduğunuzu, memelerinizden, bacaklarınızdan ve kalçalarınızdan ibaret olmadığınızı... Ki öyle olanı da var elbette...
Kocalarınızın soyadını almayacaksınız. Çünkü erkeğin soyadını almamak sizin ataerkil toplumun dayatmasına karşı durmanın sembolik bir hareketidir. İlla soyadını alacaksanız, siz de karşınızdakine vereceksiniz. Hayat paylaşmak içindir. Evet, bireylerin özgürlüğü vazgeçilemezdir ama insan toplumun bir parçasıdır. Toplumdan koptukça paranoyaklaşır, daha yalnızlaşır ve mutsuzlaşır. Bakınız ben...
Toplumun değer normlarının farkında olacaksınız, salak değilsiniz elbette... Yaşadığımız ülke bir ortadoğu ülkesi... Akıl ermeyecek yobazlık ve manyaklıklara gebe... Yine de, dik duracaksınız. Plazalarda çalışan, özel okullarda okumuş, ailenizin biricik evlatlarısınız. Sizin zaten başlı başına bir kalabalık yaratmanız gerek. Nerede kaldı gezi ruhu, nerede kaldı asi duruşunuz... Kadınlar evlenmek için doğmuyor, doğmamalı... Evet doğanın kanununda kadının çocuklarına uygun bir dünya hazırlaması var, ancak doğaya kalsak hala birbirimizle çiftleşip, güçsüzü öldürüyorduk -ne?? hala mı öyle yapıyoruz!!-.
Eşcinsellik bir anatomik hata değildir. Evet, marjinal olmak için eşcinsel olan da var. Cinselliğini ölçüsüzce yaşayan da... Ama bu bir hastalık değildir. Ve o insanların marjinalliği toplum tarafından kabullenilmedikleri içindir. Anormal olarak nitelemek yerine normalleştirmeyi, tanımayı deneseniz. Bence çok şey kaybetmezsiniz. Unutmayın, onlar çoğu zaman bizim yapamadığımızı yapıp değirmenlere karşı bir başlarına savaş açabiliyorlar.
Biraz birikti içimde, daha da yazarım da okunmayan bir blog benimkisi. Maksat boşluğa yankı, denize atılmış küçük bir taş dalgalanması olsun... Öyle işte.
4 Aralık 2015 Cuma
Medeniyet...
Medeniyim evet... Çağdaşım. Beynimin bazı kalıpları aşamadığı doğrudur ama genelde çağa direnene karşıdır kalıplarım. Bunu da bir övgü unsuru olarak söylemiyorum. Hakikaten muhafazakarlığı içime sindiremiyorum çoğu zaman. Bazı değerlerle büyüyor birey. Örneğin, yeri geldiğinde eşcinsellerin haklarını savunmak için bir mitinge katılsam da eşcinsel bir çift gördüğümde hala garipsiyorum. Sosyal olarak çağdaş, birey olarak zaman zaman geri kafalıyım yani... Türbanıyla eğitim görmek isteyenlere içimden karşı çıktığım oldu. Hep onların istemeyerek, yada isteseler dahi toplumsal bir koda sahip olmaları nedeniyle türbanlı olduklarını düşündüm. Sonra bu işin o kadar da kökünden çözülebilecek bir mesele olmadığını farkedip bireylerin hakkını savunması gerektiğini ve belki de benden daha fazla eşitliği hakettiklerini anladım... İnsan değişiyor yani... Ama öfke, nefret, hayal kırıklığı değişemiyor. Bazen sevdiğim, sevdiğimi düşündüğüm insanlara karşı kendi içimde öfke nöbetlerine tutuluyorum. Nefret biraz abartı, tahammülsüzlük denilebilir. Beni düşüncesizce kıranları affedebiliyorum, dönüyorum hayatıma... Ama bir yandan hiç affedemiyorum, en küçük yanlışları bile. Bunları kimseye hissettirmemeye çalışıyorum, sıkıntı vermemek için belki, belki de toplumdan izole olmamak için. Zarar gören de ben oluyorum sonucunda. Bilmiyorum... Ama... Ama... Unutamıyorum işte...
29 Kasım 2015 Pazar
28 Kasım 2015 Cumartesi
Tıkandım...
Bu ara hiçbir şey yazamıyorum.
Düşüncelerimin sessizliğine geri döndüm sanki.
Bir yaz gecesinin sonsuz ağırlığı üzerimde.
Bir gözyaşı patlayacak sanki.
Çınlaması kulaklarımı sağır,
Parmaklarımı güç edecek...
Patla artık... Sabrım kalmadı...
Düşüncelerimin sessizliğine geri döndüm sanki.
Bir yaz gecesinin sonsuz ağırlığı üzerimde.
Bir gözyaşı patlayacak sanki.
Çınlaması kulaklarımı sağır,
Parmaklarımı güç edecek...
Patla artık... Sabrım kalmadı...
Asymmetric Information
Sevgili sevilemeyenler ve bu da yetmezmiş gibi sevemeyenler...
Hayatının bir bölümünü ekonomi bölümünden mezun olmaya çalışmış ve nasılsa bunu başarmış bir zat olarak sizinle paylaşmak istediğim bir şey var...
Aramızda çok ciddi asimetrik enformasyon var...
Sizler hayatın kısa olduğunu sanıyor,
Ve bu yüzden hayatınızı yaşamaya, eğlenmeye, zaman geçirmeye çalışıyorsunuz..
Bense hayatın kısa olduğunu biliyor,
Sizin yaptıklarınızı yapamıyorum...
Bu da mı gol değil Sayın Stiglitz!
Hayatının bir bölümünü ekonomi bölümünden mezun olmaya çalışmış ve nasılsa bunu başarmış bir zat olarak sizinle paylaşmak istediğim bir şey var...
Aramızda çok ciddi asimetrik enformasyon var...
Sizler hayatın kısa olduğunu sanıyor,
Ve bu yüzden hayatınızı yaşamaya, eğlenmeye, zaman geçirmeye çalışıyorsunuz..
Bense hayatın kısa olduğunu biliyor,
Sizin yaptıklarınızı yapamıyorum...
Bu da mı gol değil Sayın Stiglitz!
17 Kasım 2015 Salı
16 Kasım 2015 Pazartesi
Saygıyla...
10 Kasım geçti, 1 hafta kadar oluyor, 17 gün önceydi 29 Ekim, 30 Ağustos'tan bu yana neredeyse 3 ay geçmiş... 23 Nisan'a bir kış, yarım bahar, 19 Mayıs içinse üstüne 1 ay daha koy... Zamansız olması en iyisi. Fazla anılar, fazla anlamlar yüklüyoruz belki ama bu şarkıyı dinleyip seni hatırlamamak ne mümkün. Özlüyoruz, bizi bilmem de ben özlüyorum. Hiç yaşamadığım tarihimi. Ulaşmak istediğim dünümü hatırlatıyor bana. Tanışma umudu veriyor. Daha iyi anlama şansı... Mucizelerini, başarılarını, insancıl hatalarını, sevdalarını, hayallerini, pişmanlıklarını... Yarından, o güne... Öyle işte...
Zaman
Bir sevginin ateşi kaç günde söner? Kaç ayda çürümeye başlar? Kaç yılda unutulmaz hale gelir? Geçmişin dayanılır hale gelmesi için kaç gün geçmesi gerekli? Kaç ömürde eskir anılar?.. Değişir elbet... Ve artık iyice etkisinden kurtulmaya başladığını sandığın anda zamansız bir eşya, koku, ses, şarkı, fotoğraf insanı bu soruların içine geri atabilir mi? Hem evet, hem hayır... Cevap hem 6 ay, hem 8 yıl 2 ay, hem 26 yıl 77 gün, hem de hiçbir zaman...
13 Kasım 2015 Cuma
Bilmiyorum...Ama...
Bugün bir kadın sevdim...
Adı binlercesinden biri...
Saçlarının rengini, uzunluğunu,
Tarağının rengini,
Üzerindeki giysiyi,
Güneşe bakarken kısılan gözlerini,
Ellerinin uyumsuz çizgilerini,
Canını acıtan çiziğini,
Yüzündeki mimiğini,
Mahremindeki benini...
Doğrularını, yanlışlarını,
Tahammülünü aşan hatalarını
En son kurduğu hayalini,
Hayalini kıranları,
İnadına peşinden gittiklerini,
Peşine takılanları,
Vazgeçemediği pişmanlıklarını,
Değer verdiklerini, geri aldıklarını,
Çaresiz ağladıklarını,
Yitirdiği umutlarını,
Kabus sandığı rüyalarını,
Başarılarını, başaramadıklarını,
Başardım derken kaçırdıklarını,
Dününü, bugününü, bugünün yarınını,
(...)
Bilmiyorum...
Hissediyorum...
Adı binlercesinden biri...
Saçlarının rengini, uzunluğunu,
Tarağının rengini,
Üzerindeki giysiyi,
Güneşe bakarken kısılan gözlerini,
Ellerinin uyumsuz çizgilerini,
Canını acıtan çiziğini,
Yüzündeki mimiğini,
Mahremindeki benini...
Doğrularını, yanlışlarını,
Tahammülünü aşan hatalarını
En son kurduğu hayalini,
Hayalini kıranları,
İnadına peşinden gittiklerini,
Peşine takılanları,
Vazgeçemediği pişmanlıklarını,
Değer verdiklerini, geri aldıklarını,
Çaresiz ağladıklarını,
Yitirdiği umutlarını,
Kabus sandığı rüyalarını,
Başarılarını, başaramadıklarını,
Başardım derken kaçırdıklarını,
Dününü, bugününü, bugünün yarınını,
(...)
Bilmiyorum...
Hissediyorum...
12 Kasım 2015 Perşembe
10 Kasım 2015 Salı
Eskilerden...
Madem eskilerden söz açıldı bugün, sizlerle ilk şarkımın sözlerini paylaşayım. Tam hatırlamıyorum ama hatırladığım kadarını yazayım. Yine aynı 2007 yazı, terkedilme temalı hüzünlü bir eser :) Beste ve güfte bendenize ait, ancak şimdilik sadece güfte ile idare edeceksiniz.
"Tutamıyorum kendimi,
Ben... Dışımda artık,
Sen... İçimde öldürdüğüm sen.
Ölü ruhunun kokusuyla,
Zehirlenen ben...
Düşen sen sanarken,
Aldanan ben...
(Arada bir bölüm daha olduğunu hatırlıyorum ama hiç çıkartamadım)
Taşınırken, bir aşktan diğerine
Kalbini kolilerin arasında unutan,
Sen...
Safça gözyaşı döken ben.
Bak işte unutuyorum seni
Bu son yağmur kalbimdeki
Ve sen çıkıyorsun kapıdan son defa...
Bir damla gözyaşıyla bitiyor sen.
Hiç başlamamış gibi son buluyor, sen."
"Tutamıyorum kendimi,
Ben... Dışımda artık,
Sen... İçimde öldürdüğüm sen.
Ölü ruhunun kokusuyla,
Zehirlenen ben...
Düşen sen sanarken,
Aldanan ben...
(Arada bir bölüm daha olduğunu hatırlıyorum ama hiç çıkartamadım)
Taşınırken, bir aşktan diğerine
Kalbini kolilerin arasında unutan,
Sen...
Safça gözyaşı döken ben.
Bak işte unutuyorum seni
Bu son yağmur kalbimdeki
Ve sen çıkıyorsun kapıdan son defa...
Bir damla gözyaşıyla bitiyor sen.
Hiç başlamamış gibi son buluyor, sen."
İlk Ayrılık...
Kitaplarımın arasına baktım biraz evvel. İçinde özel bir şey olduğunu bildiğim ama elimin gitmediği bir kitabın sayfalarını araladım. Kitap Burçak Çerezcioğlu'nun Mavi Saçlı Kız'ı. Hikayesini bilen bilir. Aktör Mehmet Çerezcioğlu'nun 1995 yılında 16 yaşındayken lösemiden ölen kızı Burçak'ın hikayesi. Zonguldak'ta belediye sinemasının yanına kurulan ve senelerce kitap satışı devam eden sergiden almıştım kitabı. 2007 yılının yağmurlu bir yaz günüydü. O bahar ve yaz boyunca nasıl yağmurlar yağmıştı, nasıl rüzgarlar esmişti. Belki de içimdeki gençlik dolu, kasvetli hislerim bana öyle hissettirmişti bilemiyorum. Neyse, o kitabı aldığımı ve liman arkasına gittiğimi, kayalardan birine oturduğumu ve yağmur serpiştirirken kitabı okuduğumu hatırlıyorum. Daha sonra sevdiğim kızın gelişini. Ve sonu ayrılığa uzanan kopuşun ilk başlangıcını... Daha sonra herşey çok fena b*ka sardı... Pişman olduğum bir sürü şey. Üzdüğüm insanlar... Neyse, bu da ayrı bir hikaye. O kitabı hiç bitiremedim. Bitirmeyi hiç istemedim. Sanki ben o kitabı hiç bitirmezsem, o kız kitabın sayfalarında kalacaktı ve asla ölmeyecekti. 16 yaşındaki o kızla, 17 yaşındaki ben hep arkadaş olarak kalacaktık. Farklı bir kızdı Burçak. Benim arkadaşım olmazdı muhtemelen yollarımız kesişse. Fakat o kitabın içindeki kızı arkadaşım bildim hep. Üstelik alelade bir arkadaş da değil. Bir sırdaş... O günün akşamında sevdiğim kızın balkonu altında gözlerim yaşlı beklerken yerde bir tarot kartı buldum. Beyaz saçlı, siyah pelerinli bir figür vardı kartın üzerinde. Adam nasıl da mutsuz eğmişti kafasını. Sırtını dönmüştü, yüzü yoktu yüzüme bakmaya... Benim de ona yoktu ya... Gerisinin önemi yoktu. İşte o tarot kartını ve yazdığım bir kaç satırı hiç kimseye ses etmeden sakladı Burçak. Biliyorum, başka bir kitapta olsa asla bugüne ulaşmazdı onlar. Teşekkürler Burçak, ölümünden 20 yıl sonra da yanımda olduğun için...
17 yaşımın karalamaları:
"Bir başağı yaşamak...
Buna rağmen zihnini karanlıklara gömebilmek
Kalbini tek pusulan, tek dayanağın yapabilmek
-
Tüm yıldızlara ihanet ederek,
Bir ikizler sevebilmek...
Dokunacağını bile bile şarap içmek gibi
Sarhoşluğun unutkanlığıyla...
Ama ayıldığında dahi dinmeyecek cesaretiyle,
Pişmanlığı diyarlarından kapı dışarı ederek
-
Yükselenine tutunmak çaresizce...
Bir kovayı yaşatabilmek yüreğinde,
Onu, kendin yani sen yapabilmek...
-
Doğduğun tarihe lanet etmemek,
Belki edememek...
Bir zafer günü olduğu için...
Senin için, benim için,
Başkası için değil,
Sadece kendi zaferimiz için...
İmkansızlıklara bürünmüş bir zaman içerisinden
Mucizeyi çıkartabileceği....
....Çıkartacağı için!
-
Artık inamamak saniyenin delirten takırtılarına
Ne doğduğun güne
Ne de "yanlış zamanda sevgi" lakırtılarına
Çünkü sevginin zamanı, yanlışı olmaz...
Olamaz!!!
Doğduğun günün....
Zamanın sorumluluğu ve kader
Yıkılamaz omuzlarına... Omuzlarıma...
Çünkü yaşam ellerde... Herşey ellerde...
Kader de öyle... Sevgine sahip çıkmak da öyle...
-
Eğer duymak istiyorsan pişmanlığımı...
Pişmanın! Hem de çok...
Sen ve uğruna yaptıklarım için değil
Yapmadıklarım, yapamadıklarım için...
Hayatı ertelediğim için...
Seni daha erken tanımadığım için mesela
(Her günü bile benim için bir sancı)
Yahut istemeden de olsa seni üzdüğüm için...
Çok pişmanım... Çok!
-
Çünkü ılık bir yağmurda sırılsıklam olmak gibi,
Seni sevmek... Bir yaz günü
Ve tüm yaz yağmurlarına inat,
İnanmıyorsan... inan!
İnan masallara, kahramanlara...
Masal kahramanına...
Ve tüm zorlukları aşacağımıza...
Bak göklere, inanmıyorsan...
Tüm elmalar senin için,
Senin için tüm çiçekler.
Ve hiç bitmeyen sevgim,
Senin için!"
---------
Fallara inanmayan biri olarak sanırım tarot kartının etkisinde kalmışım. Ve diğer kağıt parçasında yazılı olanlar:
"İki gündür sessiz bir geceye asılı kalbim,
Yokluğunda....
Gün dedimse, aldanma!
Gündüz olmadan geçmiyor zaman
Güneşi görmeden terketmez ya geceyi gözü yaşlı dolunay
Güneşimi göremeden geçen sadece saatler,
Geçen sadece ömür... Hayat değil, anılar!
Unutulmayan da, acı veren de onlar!
Gecemde gözüm sadece dolunay yansıyan yollarda
Sana varmak için aştığım (?okuyamadım) yollarda
Yüreğim sadece varacağını sanan bir sarhoş
Belki bir ayyaş gibi yaşayan gönlümün
Umurumda sadece sana ulaşan yollar
Şu an ben yokum, sadece sen varsın
Karanlık gecem de sen, bitmeyen kederim de.
Düşüncem de
Sen!... Tükenmeyen, kaybolmayan, silinmeyen!
Bir iz sen..."
Çok daha güzellerini yazdığımı itiraf etmeliyim, ama varsın geriye bunlar kalsın... Ne önemi var.
17 yaşımın karalamaları:
"Bir başağı yaşamak...
Buna rağmen zihnini karanlıklara gömebilmek
Kalbini tek pusulan, tek dayanağın yapabilmek
-
Tüm yıldızlara ihanet ederek,
Bir ikizler sevebilmek...
Dokunacağını bile bile şarap içmek gibi
Sarhoşluğun unutkanlığıyla...
Ama ayıldığında dahi dinmeyecek cesaretiyle,
Pişmanlığı diyarlarından kapı dışarı ederek
-
Yükselenine tutunmak çaresizce...
Bir kovayı yaşatabilmek yüreğinde,
Onu, kendin yani sen yapabilmek...
-
Doğduğun tarihe lanet etmemek,
Belki edememek...
Bir zafer günü olduğu için...
Senin için, benim için,
Başkası için değil,
Sadece kendi zaferimiz için...
İmkansızlıklara bürünmüş bir zaman içerisinden
Mucizeyi çıkartabileceği....
....Çıkartacağı için!
-
Artık inamamak saniyenin delirten takırtılarına
Ne doğduğun güne
Ne de "yanlış zamanda sevgi" lakırtılarına
Çünkü sevginin zamanı, yanlışı olmaz...
Olamaz!!!
Doğduğun günün....
Zamanın sorumluluğu ve kader
Yıkılamaz omuzlarına... Omuzlarıma...
Çünkü yaşam ellerde... Herşey ellerde...
Kader de öyle... Sevgine sahip çıkmak da öyle...
-
Eğer duymak istiyorsan pişmanlığımı...
Pişmanın! Hem de çok...
Sen ve uğruna yaptıklarım için değil
Yapmadıklarım, yapamadıklarım için...
Hayatı ertelediğim için...
Seni daha erken tanımadığım için mesela
(Her günü bile benim için bir sancı)
Yahut istemeden de olsa seni üzdüğüm için...
Çok pişmanım... Çok!
-
Çünkü ılık bir yağmurda sırılsıklam olmak gibi,
Seni sevmek... Bir yaz günü
Ve tüm yaz yağmurlarına inat,
İnanmıyorsan... inan!
İnan masallara, kahramanlara...
Masal kahramanına...
Ve tüm zorlukları aşacağımıza...
Bak göklere, inanmıyorsan...
Tüm elmalar senin için,
Senin için tüm çiçekler.
Ve hiç bitmeyen sevgim,
Senin için!"
---------
Fallara inanmayan biri olarak sanırım tarot kartının etkisinde kalmışım. Ve diğer kağıt parçasında yazılı olanlar:
"İki gündür sessiz bir geceye asılı kalbim,
Yokluğunda....
Gün dedimse, aldanma!
Gündüz olmadan geçmiyor zaman
Güneşi görmeden terketmez ya geceyi gözü yaşlı dolunay
Güneşimi göremeden geçen sadece saatler,
Geçen sadece ömür... Hayat değil, anılar!
Unutulmayan da, acı veren de onlar!
Gecemde gözüm sadece dolunay yansıyan yollarda
Sana varmak için aştığım (?okuyamadım) yollarda
Yüreğim sadece varacağını sanan bir sarhoş
Belki bir ayyaş gibi yaşayan gönlümün
Umurumda sadece sana ulaşan yollar
Şu an ben yokum, sadece sen varsın
Karanlık gecem de sen, bitmeyen kederim de.
Düşüncem de
Sen!... Tükenmeyen, kaybolmayan, silinmeyen!
Bir iz sen..."
Çok daha güzellerini yazdığımı itiraf etmeliyim, ama varsın geriye bunlar kalsın... Ne önemi var.
9 Kasım 2015 Pazartesi
Hayyam...
Hakikaten söylüyorum bu Hayyam'da bir şey var arkadaş. Öncelikle çok yüzeysel bahsedeceğim. Ne yaşadığı yüzyılı, ne hikayesini paylaşacağım. Yazdıklarımın konusunu sadece yazdıklarından yüzyıllar -neredeyse bin yıl- sonra bestelenmiş üç şarkı oluşturuyor. Ve eğer bu şarkılar son yıllarda dinlediğim en iyi şarkılar arasına kadar girmişse burada bestekarlardan çok bu adamın etkisi var. Hiçbirimizin başaramayacağı bir şey bu. Şu anda dinlediğiniz tüm popüler kültür insanları, siyasetçiler, bilim adamları, kimse ama kimse bu adamın yaptığını yapamayacak. Bir insan ne kadar sürede yok olur hiç düşündünüz mü? Aradaki süreçleri, deri, kas vs aşamalarını geçiyorum. 50 senede kemikler süngerleşiyor diyorlar. Ve aradan geçen bu bin yılda, bir insanın hala böyle hissedilebilmesi, duygularının ölümünden yüzyıllar sonra icat edilen enstrümanlarla aktarılması. Garip, sadece garip...
Bahsettiğim şarkılar -ki genelde değişik rubailerinin derlemesi ile oluşturulmuşlar-:
-
Mehmet Güreli - Kimse Bilmez
Bulut geçti
Gözyaşları kaldı çimende
Gül rengi şarap
İçilmez mi böyle günde.
Seher yeli
Eser yırtar eteğini gülün
Güle baktıkça
Çırpınır yüreği bülbülün
Bu yıldızlı gökler
Ne zaman başladı dönmeye
Kimse bilmez
Kimse bilmez
-
Leyla The Band - Zaman
Her sabah bir gün doğarken, bir gün de eksilir ömürden.
Her şafak bir hırsız gibi elinde bir fenerle…
Cehennem ‘boşuna dert çektiğimiz günler.’
Cennet ‘gün ettiğimiz dünler’
Ey zaman! Bilmez misin ettiklerini?
Bir düğüm ki ne sen çözebilirsin ne ben…
Bilmezsin ne olduğunu. Vazgeç ötelerden; yorma kendini.
Kendine gel, bir düşün. Ben senim, sen ben; arama boşuna…
-
Can Gox - Dal Goncayı Bir Sabah
Dal goncayı bir sabah açılmış buldu,
Gül melteme bir masal deyip savruldu
Dünyada vefasızlığa bak; on günde
Bir gül yetişip, açıp, solup kayboldu.
Sen acırken bana, hiç bir günahımdan korkmam
Benle oldukça; yokuş, engebe, yoldan korkmam
Beni ak yüzle diriltirsin a Tanrım, bilirim;
Defterim dolsa da suçlarla, siyahtan korkmam.
Bahsettiğim şarkılar -ki genelde değişik rubailerinin derlemesi ile oluşturulmuşlar-:
-
Mehmet Güreli - Kimse Bilmez
Bulut geçti
Gözyaşları kaldı çimende
Gül rengi şarap
İçilmez mi böyle günde.
Seher yeli
Eser yırtar eteğini gülün
Güle baktıkça
Çırpınır yüreği bülbülün
Bu yıldızlı gökler
Ne zaman başladı dönmeye
Kimse bilmez
Kimse bilmez
-
Leyla The Band - Zaman
Her sabah bir gün doğarken, bir gün de eksilir ömürden.
Her şafak bir hırsız gibi elinde bir fenerle…
Cehennem ‘boşuna dert çektiğimiz günler.’
Cennet ‘gün ettiğimiz dünler’
Ey zaman! Bilmez misin ettiklerini?
Bir düğüm ki ne sen çözebilirsin ne ben…
Bilmezsin ne olduğunu. Vazgeç ötelerden; yorma kendini.
Kendine gel, bir düşün. Ben senim, sen ben; arama boşuna…
-
Can Gox - Dal Goncayı Bir Sabah
Dal goncayı bir sabah açılmış buldu,
Gül melteme bir masal deyip savruldu
Dünyada vefasızlığa bak; on günde
Bir gül yetişip, açıp, solup kayboldu.
Sen acırken bana, hiç bir günahımdan korkmam
Benle oldukça; yokuş, engebe, yoldan korkmam
Beni ak yüzle diriltirsin a Tanrım, bilirim;
Defterim dolsa da suçlarla, siyahtan korkmam.
8 Kasım 2015 Pazar
Yalnız aşklar kıraathnaesi
Ben sevginin kesinlikle bir entelektüellik mevzusu olduğu kanaatindeyim. Neden öyle olmasın ki? İçimizde sinema bilgisi, edebiyat bilgisi, matematik vs yoktan peydah olmuyor da sevgi, aşk niye olsun? Tamam, kabul ediyorum biraz da yetenek var işin içinde, ama çoğunlukla emek var. Hal böyleyken, insan bu düşüncelerini de olgunlaştırmak, tartışmak istiyor. Ama öyle bir çevredeyim ki, ne mümkün bana eşlik edebilecek bir dost, bir arkadaş... Etrafımdaki insanların sığlığına şaşıyorum. Tamam biraz kendini beğenmişim bu konuda, onu da kabul ediyorum. Ama verdiğim onca emek varken bu kadarını da hakettiğimi düşünüyorum. Ama yalnızlaşıyorum bu ortamda. Paylaşmak, düşüncelerimi geliştirmek, yanlışlarımı görmek istiyorum.
Diyorum ki bir sosyal kulüp kuralım. Bir dernek de olabilir, tamam. Yada en kötü bir kıraathanede buluşup sevgiyi tartışalım demli çayın yanında. Yalnız benimkisi çok açık olsun, çarpıntı yapıyor sonra. Yalnız aşklar kıraathanesi... Güzel isim. Öyle kalpli filan şekilsiz bir yer değil bahsettiğim. Entelektüellik boşuna değil. Biraz sigara dumanı olmalı içeride ben içmesem de -arada bir fırt çekerim tamam-. Gizliden gizliye rakı da içilmeli. Devlet buna da ceza kesecek değil ya. Eski bir lokal gibi olmalı içerisi, nezih ama görmüş geçirmiş. Yıllar eskitmiş, ama çirkinleştirememiş. Direnebilmiş zamana... Bize örnek bir kapı duvar yani... Parayla değil, sohbetle ödenmeli kirası. Sobasında deneyip beğenmediklerimiz örtülü saman kağıtlar yanmalı.
Hadi, iş başına!
6 Kasım 2015 Cuma
Film....
Ne zaman içsem, hiç sevemediğim kadınlarımı düşünüyorum. Bir rüzgar kopuyor zihnimde, ortalık talan... Bir sonbahar başlıyor, amansız. Kuru yazdan geriye sarı yapraklar bile kalmamış. Tüm ağaçlar titriyor ayazda. Bahara ne kaldı ki diye kandırmaya çalışıyorum ama nafile. Gözümle ıskaladığım hayatlarımı düşünüyorum. Bir can suyu döküyorum yalnızlığıma. Acımıyor, köklerini salıyor göğsüme. Nefessiz kalıyorum. Bağırsam duyamaz sesimi güneş, bulutların kıskacında. Bir bekleyiş var, sessiz ve umutsuz. Bir film geçiyor gözlerimden... Bu filmi daha önce izlememiş miydik sahi?!
Ayrılık
Görmediğini bile bile bakmak,
Hız kesmeden koşmak bir duvara...
Tüm gücünü atmak içine.
Unutmak dününü,
Vazgeçmek yarınından.
Gözyaşlarını biriktirmek,
Bir yalnızlık örmek kendine...
Ve çok daha fazlası
Sabahın eşiğinde
Soğukça bir gecenin sabahındayım.
Güneşin kendi yok, habercisi gri loşluk....
Kömür kokusu çalınıyor burnuma.
Hayatın dumanı üzerinde...
Siyah, sıcak....
Bir köpek havlıyor,
Yalnızlık, bir ürpeti gibi içime yayılıyor.
Gözüm geçtiğim yollarda...
Sabah hançerini gizliyor.
Sabah, kendine uyanıyor.
Ben, kendime kapanıyorum...
Güneşin kendi yok, habercisi gri loşluk....
Kömür kokusu çalınıyor burnuma.
Hayatın dumanı üzerinde...
Siyah, sıcak....
Bir köpek havlıyor,
Yalnızlık, bir ürpeti gibi içime yayılıyor.
Gözüm geçtiğim yollarda...
Sabah hançerini gizliyor.
Sabah, kendine uyanıyor.
Ben, kendime kapanıyorum...
29 Eylül 2015 Salı
B*ktan Şeyler Senfonisi
Açıkçası küfür etmeyi seven bir insan değilim ama a*ına koyacağım böyle işin. Facebook hesabıma virüs mi girdi ne oldu aq anlayamadım. Anasayfamın %95'i evlilik fotoğrafları, videoları, yorumları, b*k ve püsürleri ile dolmuş durumda. Hayır yalnızlığı kafama iyice taktığım bu dönemde zihin hoplatması yaşatmak mı niyetindesiniz, nedir amacınız anlayamadım. Bridget Jones'a bağlatırsınız adamı... Ve hatta, ağlatursiniz adami... Piraksana yakami, piraksana yakami...
Tamam bu sefer bir b*ka benzemedi yazdıklarım ama ben de haklıyım :)
Tamam bu sefer bir b*ka benzemedi yazdıklarım ama ben de haklıyım :)
25 Eylül 2015 Cuma
Karışık...
Kanıma karışmış hayalin,
İçime karışmış gözlerin...
Sensiz kendimi anlatamıyorum...
Bir düş kuruyorum
Sensiz...Sanki alışıyorum da yokluğuna...
Senin sesin dahi yetiyor,
Düşü kabusa çevirmeye...
Sana yazdığım tüm kağıtları yırttım attım,
Hayalini zihnimden uzaklaştırdım..
Belki sadece öyle sandım...
Ama zamanı gelecek...
Seni hatırlamamak üzere
Unutacağım günler yakın...
İçime karışmış gözlerin...
Sensiz kendimi anlatamıyorum...
Bir düş kuruyorum
Sensiz...Sanki alışıyorum da yokluğuna...
Senin sesin dahi yetiyor,
Düşü kabusa çevirmeye...
Sana yazdığım tüm kağıtları yırttım attım,
Hayalini zihnimden uzaklaştırdım..
Belki sadece öyle sandım...
Ama zamanı gelecek...
Seni hatırlamamak üzere
Unutacağım günler yakın...
Yitti işte...
Senin için yalnızdı,
Benim etrafım...
Senin dışın kalabalıktı,
Benim içim...
Bir sevda böyle bitti işte...
Yitti işte...
24 Eylül 2015 Perşembe
Ya da...
Hava sıcak...
Bedenim sıcak...
Bedenim sıcakta genişliyor...
Derim bedenime direniyor...
Ya derimi değiştirmeliyim,
Ya bedenimi.
Ya da...
Bedenim sıcak...
Bedenim sıcakta genişliyor...
Derim bedenime direniyor...
Ya derimi değiştirmeliyim,
Ya bedenimi.
Ya da...
Sıradan Bir Hayat
Biliyorum ki istisnasız herkes farklı olma derdinde. Çağımızın kabusu sıradanlık. Durmaksızın çektiğimiz fotoğraflar, sanal medyada paylaştığımız yerli yersiz sözler, daha çok gezip tozma arzusu, değişik sporlar yapma, bir gruba ait olma, bitmek bilmeyen düğün ve eğlence anıları ve diğerleri... Hepsinin yegane amacı dikkat çekme ve bu sayede üstünlük sağlama. En azından bu yarışta geride olmadığını belli etme isteği. Eminim buna... Nereden mi? Elbette kendimden. Bu saydıklarımı ya çok az yapıyorum yada hiç yapmıyorum. Ama içimdeki bu dürtü beni aslında çok da istemediğim şeyler yapmaya itiyor. Halbuki neresinden bakarsan bak sıradan bir insanım. Ortalama üstü bir eğitim aldım, ama bu sayede çevremi değiştirdim. Katıldığım çevre içinde sıradanlaştım sonuç itibariyle. Ortalama üstü bir boyum, ortalama bir göbeğim, ortalamanın dışında seyrek saçlarım, ortalamanın dışında zayıf bir kalbim, aşırı bir duygusallığım var. Etrafımdakilerden çok yazıyorum. Biraz müzikle uğraşmışlığım, çokça hayat üzerine düşünmüşlüğüm var. Çok büyük kaygılarım var, geçmişimden belki de. Ölen arkadaşım da oldu, sonunu kestiremediğim ameliyatların ucunda ölümü hissettiğim de. Tanıdığım insan çok, yakın olduğumsa çok az... Gerçekten yakın olduğumsa galiba yok. Kalabalık bir grupta dikkat çekebildiğimi sanmıyorum. İnsanlar benim hakkımda kötü düşünmüyorlar elbette, hatta olduğumdan salak göründüğüme de eminim. Bazen ben bile hissediyorum. Biraz da ayna gibiyim, başka insanlara bambaşka görünebiliyorum. Bakın ben bile bunları anlatarak farklılaştırmaya çalışıyorum kendimi. Bazen sırf bu yüzden hayatım tamamiyle şansa bağlıymış gibi hissediyorum. Ortalama bir hayattan mutlu olabilir miyim? Elbette... Ama mutlaka başka bir şeylere özenen ve hüzünlenen bir tarafım olacak. Tüm bu düzenin benim böyle hissetmeme neden olduğunu bilmeme rağmen. Diyelim ki ben kendimi değiştirebildim. Gerçekten de yapmışlığım var bunu. Tüm bu dürtülere kulağımı tıkamışlığım, gülüp geçmişliğim... Bu sefer de kendi düzenime kapılarımı açtığım insanlar bu nedenlerle uzaklaşıp gittiler. Böyleyken umursamaz olamıyor insan da. Vesselam, çok da dolandırmaya gerek yok lafı. Sonuçta sıradanım ve bu sıradanlık mutsuz ediyor beni. Ve ne yazık ki çağımızda sadece mutlu anılar paylaşılmayı hak ediyor. Belki de mutsuz hayatını paylaşan ilk insan da ben olurum belli mi olur?
İyi bayramlar...
İyi bayramlar...
19 Eylül 2015 Cumartesi
Ruhumun sözü
Ben bir ruhum.
Bedenimden ayrılalı çok oldu.
Nafile dolanıyorum...
Çocukluğumu görüyorum boşluğumda.
Mor bir kazak giymişim,
Tüyleri göğsüme batıyor.
Morlu beyazlı bir oduncu gömleği üzerimde...
Hatırlıyorum.
Çocukluğum bana bakıyor,
Bir vesikalık fotoğraftan...
Şimdi bir metrodayım,
Görüyorum.
Gözlerim kanlı...
Gözlerimde hiçlik,
Hiçin içinde insanlar...
Benim içimde hiçbir şey...
Ayaklarım bedenimi sürüklüyor...
Bir gün daha bitiyor.
Geriye sayısız gün...
Bedenimden ayrılalı çok oldu.
Nafile dolanıyorum...
Çocukluğumu görüyorum boşluğumda.
Mor bir kazak giymişim,
Tüyleri göğsüme batıyor.
Morlu beyazlı bir oduncu gömleği üzerimde...
Hatırlıyorum.
Çocukluğum bana bakıyor,
Bir vesikalık fotoğraftan...
Şimdi bir metrodayım,
Görüyorum.
Gözlerim kanlı...
Gözlerimde hiçlik,
Hiçin içinde insanlar...
Benim içimde hiçbir şey...
Ayaklarım bedenimi sürüklüyor...
Bir gün daha bitiyor.
Geriye sayısız gün...
14 Eylül 2015 Pazartesi
Özlem
Geçmişten bir gölgeydi.
Karanlığın içinde nasıl oluyorsa belirgindi.
Ellerime sıcaklığın hücum ettiğini hatırlıyorum,
Bir de elimden kayan şişenin ayağımı kesen parçalarını...
Uzaklaşsam, kaçıp kurtarsam.
Bedenime hükmedemez oluyorum.
Görmemek için gözlerimi kapasam nafile...
Karanlıkta görünen, göz kapaklarımı mı dinler?
Yumruklarım sımsıkı olmuş farkına varmadan,
Gözlerimde sinirli, umutsuz iki damla...
Kalbimin sesi kulaklarımda,
Soluduğum nefes uzağımda...
Teslim oluyorum sana,
Karanlığına...
Karanlığın içinde nasıl oluyorsa belirgindi.
Ellerime sıcaklığın hücum ettiğini hatırlıyorum,
Bir de elimden kayan şişenin ayağımı kesen parçalarını...
Uzaklaşsam, kaçıp kurtarsam.
Bedenime hükmedemez oluyorum.
Görmemek için gözlerimi kapasam nafile...
Karanlıkta görünen, göz kapaklarımı mı dinler?
Yumruklarım sımsıkı olmuş farkına varmadan,
Gözlerimde sinirli, umutsuz iki damla...
Kalbimin sesi kulaklarımda,
Soluduğum nefes uzağımda...
Teslim oluyorum sana,
Karanlığına...
Mutsuzum, mutsuzsun, mutsuz...
Benimle mutlu değilsen ayrılalım...dedi çocuk.
Kız mutsuzdu... Dünyadan mutsuz bir kız, çocuktan mutlu olur muydu?
Olamazdı elbet...
Kız mutsuzdu, ayrıldılar...
Mutsuzluk bir veba gibi bulaştı bedenine çocuğun.
Çocuk da mutsuz oldu.
Artık.. Kız mutsuzdu, çocuk mutsuz...
Kız mutsuzdu... Dünyadan mutsuz bir kız, çocuktan mutlu olur muydu?
Olamazdı elbet...
Kız mutsuzdu, ayrıldılar...
Mutsuzluk bir veba gibi bulaştı bedenine çocuğun.
Çocuk da mutsuz oldu.
Artık.. Kız mutsuzdu, çocuk mutsuz...
Deneme bir ki...
Hayat bir sahip olma arzusu sadece... Önce çulsuzsundur, fakirliğin bir şeye sahip olma arzusunu alevlendirir içinde. Böylece bir hayale sahip olursun. Belki sahip olduğun en doyurucu şeydir bu. Neticede uğruna mücadele edeceğin ve yoksunluğunu unutabileceğin, hatırladığında da ondan aldığın hırsla daha çok mücadele edebileceğin bir şeye kavuşmuşsundur. Mücadele edersin. Para için, sevgi için, dostluk için, savaş için, barış için, kendince doğru olduğuna inandığın bir amaç için; bencilce, dostça, aşkla, bıkmadan, usanmadan, bıkıp vazgeçene yada başarana kadar... Şanslıysan eğer, kazanırsın...Biraz daha çok şanslıysan, çok kazanırsın. Biraz daha az şanslıysan, hayal kuramayacağın kadar çok kazanırsın.
Sonrası... Bu kişiden kişiye değişir, bir de kazandığın şeye bağlı tabi ki. Kimi bu hayalin heyecanını bir anda kaybeder. Biri uzunca bir süre muhafaza eder. Fakat, hayat bu değildir. Böyle devam edemez... Sahip olunacak hayaller azaldıkça, nefessiz kalıverirsin. Bir kutunun içine hapsedilmiş siyah bir civciv gibi kalıverirsin. O zaman yapabileceğin tek şey yeni hayallere kaçmak, sıcak kutunu reddetmektir. Fakat zaten hayat ve hayaller sadece kutulardan ibarettir. Ya bunun farkına varıp o kutuyu bulduğunda bırakmayacaksın, yoksa yeni hayallere sahip olmak uğruna, sahip olduklarından vazgeçip...
Bilmiyorum, ben o vazgeçenlerden olamıyorum zira...
Sonrası... Bu kişiden kişiye değişir, bir de kazandığın şeye bağlı tabi ki. Kimi bu hayalin heyecanını bir anda kaybeder. Biri uzunca bir süre muhafaza eder. Fakat, hayat bu değildir. Böyle devam edemez... Sahip olunacak hayaller azaldıkça, nefessiz kalıverirsin. Bir kutunun içine hapsedilmiş siyah bir civciv gibi kalıverirsin. O zaman yapabileceğin tek şey yeni hayallere kaçmak, sıcak kutunu reddetmektir. Fakat zaten hayat ve hayaller sadece kutulardan ibarettir. Ya bunun farkına varıp o kutuyu bulduğunda bırakmayacaksın, yoksa yeni hayallere sahip olmak uğruna, sahip olduklarından vazgeçip...
Bilmiyorum, ben o vazgeçenlerden olamıyorum zira...
11 Eylül 2015 Cuma
Var da Yok...
Ben ölsem...
Ölünce yani...
Farz-ı misal canım.
Ne olacak söylemediğim sözlerime?
Yada duyulmayanlar...
Yok mu olacak yazamadığım şiirler?
Var olamayan hiç yok olur mu?
Peki ya o zaman ben n'olurum?
Ölünce yani...
Farz-ı misal canım.
Ne olacak söylemediğim sözlerime?
Yada duyulmayanlar...
Yok mu olacak yazamadığım şiirler?
Var olamayan hiç yok olur mu?
Peki ya o zaman ben n'olurum?
8 Eylül 2015 Salı
Aritmi...
Sol yanımı dönüp uyuyamıyorum.
Sesi kısılamaz,
Düzene sokulamaz...
Lanet bir çocuk içimde.
Ne istediğini anlayamıyorum,
Kelimelere döksem...
Rahatlatamıyorum.
Güneş ışığını kıstıkça,
O, sesini arttırıyor.
O olmadan da olmuyor,
Onlayken de kavga dövüş bitmiyor.
"Ne yaptım ne ettimse olduramadım..."
Sesi kısılamaz,
Düzene sokulamaz...
Lanet bir çocuk içimde.
Ne istediğini anlayamıyorum,
Kelimelere döksem...
Rahatlatamıyorum.
Güneş ışığını kıstıkça,
O, sesini arttırıyor.
O olmadan da olmuyor,
Onlayken de kavga dövüş bitmiyor.
"Ne yaptım ne ettimse olduramadım..."
Dolunaylı Gece
Bu şehre ilk kez geldiğimde dolunay vardı.
Yine var...
Aramızda uzaklar vardı.
Yine var...
Aramızda iki kat duvar,
Kolonlar, kapılar...
Asansörler, merdivenler...
Aramızda odalar var.
Aramızda sen varsın...
Aramızda sadece duvarın var.
İçimizde şehirler,
İçimizde yorgun sevdalar...
İçimizde yakamozlar...
Işığı yaran karanlıklar.
İçimde sen, karşımda duvar...
Arkamda şehir var.
Kafamda sorular...
Kalbimde ümitsizlik...
Avucumda yalnızlığın var.
Yine var...
Aramızda uzaklar vardı.
Yine var...
Aramızda iki kat duvar,
Kolonlar, kapılar...
Asansörler, merdivenler...
Aramızda odalar var.
Aramızda sen varsın...
Aramızda sadece duvarın var.
İçimizde şehirler,
İçimizde yorgun sevdalar...
İçimizde yakamozlar...
Işığı yaran karanlıklar.
İçimde sen, karşımda duvar...
Arkamda şehir var.
Kafamda sorular...
Kalbimde ümitsizlik...
Avucumda yalnızlığın var.
Sahil Kasabası
Ben bir kasaba insanıyım...
Sıradan birisi.
Küçük bir sahil kasabasından...
Hayalleri küçük.
Size biraz bizi anlatayım.
Mutlu bir çocukluk yaşarız,
Şehir korkutucu değildir çünkü.
Geciken saatlerin, kuytu köşelerin çok da tehlikesi yoktur.
Kimimiz bisiklet üstünde,
Kimimiz ağacın tepesinde,
Kimimiz top peşinde.
Ama hepimiz denizin göğsündeyizdir.
Yıllar değiştirir çocukları,
Ama değiştiremez tadını bir mevsim kirazının,
Yada geniz yakan tuzlu suyu
Bir çocuk damağında...
Sonra yıllar geçer.
Bize iyilikten fazlasını dokundurmayan şehirden kaçıvermek isteriz.
Çünkü bir başarı öyküsü borçludur hayat bize.
Ve başarıyı bu küçük şehre sığdıramayız.
Yakıştıramayız...
Kaçışın subjesi gemilerdir.
Her kasabalı bir gemiyle kaçıp gitmenin fikrini getirir mutlak aklına...
İstisnasız!
Kimi cesaret edemez,
Kimi vazgeçer,
Kimi beceremez.
Kimi becerir...
Paspası elinde güverte temizliğinde,
Yada dümeni elinde koca bir geminin.
Farketmez...
Fakat hepimiz çocuğuzdur, yılları eskitsek dahi.
Bir inattır hayallerimiz, aslında istemesek dahi.
Ve farkeder şanslı olan,
Aslında hayal ettiği sadece tekrar yakalamak o tadı
Geniz yakan tuzun,
Bir mevsim meyvesinin.
Ve o tadı paylaşmak...
Kimi hüsranla döner,
Kimi dersle...
Kimi hiç dönmez,
Kimi dönemez.
Yıkılmış aşkların kalıntıları içimizde...
Bizler bir sahil kasabasındanız,
Dahası aslında biz zaten o kasabayız.
Ait olduğumuz şehri yaşarız,
Kaderimizde, geleceğimizde.
Pek Yakında...
Bir gece yatağına gideceksin...
Gözlerin kırmızı.
Sanki bir haftalık yorgunluk üzerinde.
Yani uyumanın tam da sırası.
Aklına zamansız düşeceğim.
Uyku yerini rahatsız edici bir terlemeye bırakacak.
Sıyrılacaksın yorganınndan.
Bu sefer büsbütün soğuk...
Bir bardak su da fayda edemeyecek.
O gece uykusuz geçecek eminim.
Aradan yıllar geçmiş.
Bir kumsaldasın, yanınba bambaşka insanlar.
Genzinde egenin tuzu.
Gözlüklerine rağmen gözlerini alan bir güneş.
Okuduğun roman başarısız bir yazarı anlatıyor.
Düşkırıklıklarıyla dolu hikaye sana beni anımsatacak.
Bir sızlama saracak bedenini.
Hasta gibi bir yorgunluk, kırgınlık çökecek üzerine.
Kitabına döneceksin, ama okuduğun sayfalar nafile,
Aklında sadece anılar.
Etrafındakiler öyle çok bunaltacak ki seni
Kaçıp kurtulmak isteyeceksin.
Denizle başbaşa kaldığın bir yere kaçacaksın.
Koca bank, sen ve bir şişe şarap, mantarı içinde.
Bank, gece, deniz ve gemi...
Sana yalnızlığını hatırlatacak.
Yanında ben varmışım gibi şarabı uzatacaksın bana
O hiç sevmediğim şarabı içebilecekmişim gibi yine.
Dans ediyorsun...
Bir kutlama, herkes öyle mutlu gibi ki...
Çekilen fotoğraflar, ışıltılı sofra.
Hiç olmadığın kadar şıksın.
Kadehler güzelleştirmiş seni, sahi.
Masada onlarca insan.
Gözün bana takılacak bir an için,
Kaçamak eski bir bakış kaçıracak seni.
Seni sen, beni ben olduğum eski mutlu günlere.
Uyanacaksın, kan ter içinde...
Uyuyabilmişsin demek ki aklına ben düşsem bile.
Bir kere daha uyuyabilirsin demek ki...
İyi geceler!
...
Seni anlıyorum aslında...
Anlayamadığım ben.
Ben Nazım'ı, Orhan Veli'yi aramışım içinde.
Bir sevda belgeseli filizlendirmişim yüreğimde.
Aradan yıllar geçmiş,
Kötü anılar bile hüzünlü aranan birer hatıra gibi yani...
Genelde de hep buruk bir sevinç hatırası,
İçimde...
Sana sandığın kadar kızmıyorum aslında,
Ve sandığından çok, hayal edemeyeceğin kadar çok,
Kızıyorum sana...
Hem hiçsin yüreğimde, hemse koca bir şehir, bir ülke...
Çıkmaz sokaklarımda sen.
Bulvarlarımda sen...
Deniz kokusunda, dalga sesinde,
Yakıcı güneşinde, bir rüzgar ıslığında...
Hep sen...
Umudun adı sen,
Kahredici umutsuzluğun, inançsızlığın,
Karanlık boşluğun adı sen...
Gün ve gece dert ortağı...
Gün yokluğunla başlıyor,
Gece yokluğunla birleşiyor...
Tan ve şafak ise rakı masası,
İki eski dostun...
Geceleri kabus görmüyorum.
Gördüğüm hep mutlu rüyalar...
Kabuslar uyandığımda buluyor beni.
Sabahları yatak ruhumu emiyor.
Uyu şimdi uyuyabilirsen.
Gece, Gemi, Ölüm, Gül, Düş
Serin bir yaz gecesiyim,
Sahil kasabalarında geçti çocukluğum,
Rüzgar beni İstanbul'a sürükledi,
Cırcır böceklerimden uzağa...
Batmakta olan bir gemiyim...
Doğru zamanda terkedildim.
Herkes sağ, herkes mutlu...
Paslanacak bir demir parçası kimin umurunda...
Tam zamanında gelen ölümüm...
Dinmeyen acıyı dindirmek için geldim.
Gözlerde sadece acı, bir de ayrılık hüznü...
"Bir"i varabilecek mi farkıma...
Akordu bozuk bir çalgıyım...
Bir zamanlar yaşattığım dallarımda güllerim,
Anlatamıyorum koparılmanın acısını
Kim inanır hala içimde bir gülü sakladığıma...
Ben gerçeği küstüren bir düşüm,
Düştüğüm, hiç bitmeyen aydınlığım,
Yüreğim bıkmadan bağlıyor yüreğimi,
Her sabah kabus düşü uyandırdığında...
Sahil kasabalarında geçti çocukluğum,
Rüzgar beni İstanbul'a sürükledi,
Cırcır böceklerimden uzağa...
Batmakta olan bir gemiyim...
Doğru zamanda terkedildim.
Herkes sağ, herkes mutlu...
Paslanacak bir demir parçası kimin umurunda...
Tam zamanında gelen ölümüm...
Dinmeyen acıyı dindirmek için geldim.
Gözlerde sadece acı, bir de ayrılık hüznü...
"Bir"i varabilecek mi farkıma...
Akordu bozuk bir çalgıyım...
Bir zamanlar yaşattığım dallarımda güllerim,
Anlatamıyorum koparılmanın acısını
Kim inanır hala içimde bir gülü sakladığıma...
Ben gerçeği küstüren bir düşüm,
Düştüğüm, hiç bitmeyen aydınlığım,
Yüreğim bıkmadan bağlıyor yüreğimi,
Her sabah kabus düşü uyandırdığında...
7 Eylül 2015 Pazartesi
Giden sevgilinin ardından...
Sana o kadar çok mutlu şey diyesim var ki. Çünkü hala gün içinde seninleyken giydiğim kıyafetleri giyiyorum, seninleyken yaptığım şeyleri yapıyorum, seninle anılarımı yaşıyorum ve mutlu olabiliyorum. Sonra yokluğunda bir zehre dönüşüyor içimdeki mutluluk... Bestelenmiş tüm sevgi şarkıları içimde... Kulağımda dalga sesin, dudağımda tuzun, burnumda yosun kokun, ellerim ıslak, gözlerim ışıltılarında... Kalbimde sevgin, özlemin... Ama yine de keşke olmasaydın diyemiyorum. Böyle bir kara büyü üzerimde...
Evet... Zaman zaman ergenleştiğim doğrudur!..
Evet... Zaman zaman ergenleştiğim doğrudur!..
6 Eylül 2015 Pazar
Nostalji
Anılara olması gerekenden çok daha fazla değer verdiğimin farkındayım, fakat elimde olmayan bir çekiciliği var anıların üzerimde. Melankolik ve mazoşist bir içgüdü bu muhtemelen. Üstelik anıların benim olmasına gerek yok, uzağımda yaşanan -yada yaşanmış olma ihtimali olan- anıların parçaları hakkında düşünmeyi, onları hayatıma bulaştırmayı istiyorum. Bir estetik hazzın çok ötesinde olmakla beraber eski mimariyle döşenmiş bir eve sahip olmak, zaman zaman hayatındaki tüm bugünü hatırlatan şeyleri hayatımdan uzaklaştırmak istiyorum. Olduğun ana, yıla ve zamana ait hissedememe durumu, belki de sahip olduğun hayatı beğenmeme... Bilemiyorum. Subjelerden çok objelere takıntılıyım. Çünkü subjeyi oluşturan -genelde insanoğlu- genelde bukalemun gibi. Hayatın ve zamanın şeklini almaya, o zaman içinde sıradanlaşmaya meyilli. Ben de öyleyim zira. Fakat objeler fotoğraflar gibi. Bugüne ulaşmış olmak için kendilerinden ödün vermelerine gerek yok. Ne büyük lüks ve ne imrenilesi bir özellik. Bir çift eskimiş ayakkabıya bakarak, o ayakkabıyı aldığın güne dönmen mümkün örneğin. O gün yanında olan insanı, konuştuklarınızı, paylaştıklarınızı, yediğiniz yemeğin tadını, o kişinin yüzündeki tebessümü hatırlamak mümkün. Elbette ki ortalama bir hafızaya gereksinim duyulacaktır. Ve fakat, ortalama üstü bir duygusal zekaya sahipsen o günkü heyecanı içinde hissetmen, gece uyurken aklını meşgul eden o problemi tekrar yaşaman, belki ertesi sabaha sarkacak bir yanılsama içine dahi düşmen dahi mümkün -tabi ki bu kısım biraz hastalıklı olabilir eğer kendini böyle bir yaşama kaptırıyorsan-. Belki de bu yüzden hayatımdaki insanları daha az önemsemekte inanılmaz başarısızım. Bu yönüyle fazlasıyla optimistim. Bu nedenle hayatımdaki hiçbir ilişkinin bitmesine ben neden olmadım, ortalama üstü bir kıskançlık ve nefret potansiyeli taşımama rağmen.
Şöyle özetleyeyim kısaca. Kendimi yıllar önce demir atmış bir geminin çapası gibi hissediyorum. Gemiyse yıllar önce yeni bir çapayla ufka yelken açmış... Bilmem anlatabildim mi?
Şöyle özetleyeyim kısaca. Kendimi yıllar önce demir atmış bir geminin çapası gibi hissediyorum. Gemiyse yıllar önce yeni bir çapayla ufka yelken açmış... Bilmem anlatabildim mi?
4 Eylül 2015 Cuma
Bir Yanarlı Bir Dönerli Deneme
Havaalanı -itiraf ediyorum havaalanı yazma özürlü olduğum için çoğunlukla havalimanı yazıyorum, ayrıca havalimanı kelimesinin bu nedenle uydurulduğuna kalben inanıyorum-yolculukları öncesinde muhakkak bir gerginlik bir şaşkınlık yaşıyorum. Bunun öncelikli nedeni dayanaksız yükseklik korkum... (...Aç parantez... Bu başlı başına bir yazı konusu olabilir. ...Şimdi kapama, az daha açık kal parantez... Çünkü uçakta korkmayabilen ben, açık AVMlerde, Ayasofya gibi yüksek yapıların tavanına bakarken vs dehşete düşebiliyorum. Ki yüksekten de açıkça korkuyorum, kıvırmayayım şimdi...Şlaps parantez...) Ama asıl nedeni bir otogar insanı olmam. Yumurta kokan, çorap kokan, yeri geldi mi kokutan, çocukluğunda annesi tarafından uzun yolda kola kutusuna işetilen ve bunun utancını hala üzerinden atamamış olan... Cümlenin ucunu kaçırdım, yakalamakla uğraşmayacağım... Otogar ve otobüs insanlarını kendime yakın buluyorum. Tabi ki bu onlardan nefret etmeme ve tiksinmeme mani değil. Bununla birlikte, ağlayan mümkünse bol çocuklu aileleri çeken bir paratoner olduğum düşünüldüğünde haksız olduğumu asla düşünmüyorum. Fakat yine de daha samimi ve daha yakın hissediyorum kendimi, sanki uzak akrabalarımmış gibi herkes. Ama havaalanında öyle mi? Kastettiğim öyle buyuk havaalanlarında değil üstelik. Ortalama insanların, yada daha doğrusu senin benim gibi insanların kendini olduğundan daha büyük bir yaratığa dönüştürme çabalarına zemin hazırlayan yerlerden birisi havaalanları. Üstelik her ne kadar ambalajı iyi dursa da hamamboceklerinin cirit attığı, dandik sandviçlerin fahiş fiyatlarla itelendiği ortalama yerler havaalanları. o zaman bu artistliğiniz kime diye sorardım ama çaprazımdaki kız baya baya iyi... O yüzden sormuyorum. Aslında fena da değil bu havalimanları doğrusu :)
Talih Üzerine
Bir bahtsızlık, kadersizlik durumu söz konusu. Orası çok net. Biraz bu bahtsızlığın nedenini sorgulamak lazım. Kader sadece ona inananlar -açıkça yada gizli gizli- için vardır, inanmayanlar için başka bir şey olsa gerek. Neyse, işimiz bununla değil. Mevzuumuz kotu bir talih nasıl hak edilir. Burada kastım, emsalsiz bir kötü şans değil. Çoğu insanın farkına bile varmayacağı bir bahtsızlık hali. Birilerini kırmak mı sebep olmuştur acaba? Eğer öyleyse, insanlığın kaderi -burada kastettiğim ilahi hali değil kaderin- bu diyebiliriz. Birilerinin canına kastetmek olabilir mi? Yok daha neler... Ortalama bir insan diyorum. Ee o halde? Farkında olarak, ama fark etmemeye çalışarak, gerçekten zor durumda olan bir mutsuzluğuna sebep olmak. Ve dahası aslında o kişinin aslında sadece kendine mutlu bir son hazırlamaya çalıştığı fark edemeyecek kadar kör olmak... Böyle bir şey olabilir mi? Bence olur.
Gerizekalı değilseniz burada kendi hikayemi anlattığımı anlamışsınızdır. Baştan ayağımdaki iskemleyi itmeyin. Elbette kötü bir adam değilim. Hem zaten kim kötü ki? Dönemsel ve çok eskide kalmış bir hikaye. Belki de en sık benim andığım... Öyle kaderci bir insan olmadığımı baştan söyleyeyim bubi arada. Ama mutsuzluğun yekpareliği bazen insanı için için böyle düşüncelere itiyor. Düşmek yani... Bir düşüncenin tam ortasına. Bunu sevdim işte. Çoğu zaman sadece düşünce düşünüyorum. Bir akışa kaptırmışken dalıp gidiveriyorum düşüncesizliğin mayıştırıcı yumuşaklığına.
Belli ki yazının amacı dışına çıkarak uzatmaları oynadığımı düşünüyorsunuz? Tabi ki düşmeden yapabiliyorsunuz bunu. O zaman herkese bir aferin benden. Hayır efendim! Öyle değil. Aksine... Bu yazıya sebep olan bir kaç satır var. Bugün tuvalet camına bakarken geldi aklıma bu. Tam gözlerimin içinde bu talihsizliğim masmavi kaynağını gördüm.
Bembeyaz bir golgeydi...
Hayatla, hayatsızlık arasında belirsiz.
Onu hayata bağlayan tek şey,
Gölgesini delen masmavi gozleriydi.
Bir de acılarına rağmen yüzünden silinmeyen alaycı ifadesiydi.
Çok mu hak ediyordu mutlu olmayı, bilmiyorum.
Ama böylesi mutsuz bir sonu?
Unutmadım eski dostum...
Unutmadım seni.
3 Eylül 2015 Perşembe
Bugünün Playlisti
Seni düşündüm dün akşam yine... (Çiğdem Talu & Melih Kibar - İşte Öyle Bir Şey)
Gecenin tam üçünde... (Fikret Kızılok - Gecenin Tam Üçünde)
O kadar sevdim ki resmini... (Yeni Türkü - Resim)
Uzanıp tutuver elimi. (Sezen Aksu - Geri Dön)
Her şey seninle güzel... (Çiğdem Talu & Melih Kibar - Her şey Seninle Güzel)
Geç değil, erken değil. (Fikret Kızılok - Gecenin Tam Üçünde)
Gözyaşlarımı bitti mi sandın, bitmiyor.(MFÖ Gözyaşlarımı Bitti Mi Sandın)
Yetmiyor, sevişmeler yetmiyor...(Levent Yüksel - Med Cezir)
Ah bu ben, kendimi nerelere koşsam? (Mazhar Alanson - Ah Bu Ben)
Öyle sarhoş olsam ki, bir an seni unutsam (Tanju Okan - Öyle Sarhoş Olsam Ki)
Sevmesem öyle kolay çekip gitmek (Kazım Koyuncu - Ayrılık Şarkısı)
Sanki yarın dünden uzak... (Efkan Şeşen - 9 6 Yollarında)
Rüyamda çıkıveriyorsun karşıma,.. (Mazhar Alanson - Rüyamda Çıkıveriyorsun karşıma)
Gölgemi aldım yanıma (Levent Yüksel - Zalim)
Yüzünü görmem, sesini duymam.. (Ezginin Günlüğü - Rüya)
Elini tutmam, seni hiç unutmam. (Ezginin Günlüğü - Rüya)
Yani, olmuyor... Olmuyor istesem de (Fırat Tanış - Yani)
Eve yalnız dönüyorum ben de... -(Yaşar kurt - Alışamadım)
Yalnızlık ömür boyu.. (MFÖ - Yalnızlık Ömür Boyu
Bir uyanıyorum yalnızım... Öyle üzülüyorum ki. . (Mazhar Alanson - Rüyamda Çıkıveriyorsun karşıma)
Gecenin tam üçünde... (Fikret Kızılok - Gecenin Tam Üçünde)
O kadar sevdim ki resmini... (Yeni Türkü - Resim)
Uzanıp tutuver elimi. (Sezen Aksu - Geri Dön)
Her şey seninle güzel... (Çiğdem Talu & Melih Kibar - Her şey Seninle Güzel)
Geç değil, erken değil. (Fikret Kızılok - Gecenin Tam Üçünde)
Gözyaşlarımı bitti mi sandın, bitmiyor.(MFÖ Gözyaşlarımı Bitti Mi Sandın)
Yetmiyor, sevişmeler yetmiyor...(Levent Yüksel - Med Cezir)
Ah bu ben, kendimi nerelere koşsam? (Mazhar Alanson - Ah Bu Ben)
Öyle sarhoş olsam ki, bir an seni unutsam (Tanju Okan - Öyle Sarhoş Olsam Ki)
Sevmesem öyle kolay çekip gitmek (Kazım Koyuncu - Ayrılık Şarkısı)
Sanki yarın dünden uzak... (Efkan Şeşen - 9 6 Yollarında)
Rüyamda çıkıveriyorsun karşıma,.. (Mazhar Alanson - Rüyamda Çıkıveriyorsun karşıma)
Gölgemi aldım yanıma (Levent Yüksel - Zalim)
Yüzünü görmem, sesini duymam.. (Ezginin Günlüğü - Rüya)
Elini tutmam, seni hiç unutmam. (Ezginin Günlüğü - Rüya)
Yani, olmuyor... Olmuyor istesem de (Fırat Tanış - Yani)
Eve yalnız dönüyorum ben de... -(Yaşar kurt - Alışamadım)
Yalnızlık ömür boyu.. (MFÖ - Yalnızlık Ömür Boyu
Bir uyanıyorum yalnızım... Öyle üzülüyorum ki. . (Mazhar Alanson - Rüyamda Çıkıveriyorsun karşıma)
31 Ağustos 2015 Pazartesi
Yalnızlıkla Kumar
Size bir gerçeği anlatmalıyım. Hepimizin bildiği bir şey bu. Farkında olanların kendine itiraf edemediği. En azından büyük kısmının... Bizler yalnızız. Belki de hayata anlam katan, özünü anımsatan yegane şey yalnızlık. İllüzyon sadece etrafımızdaki kalabalıklar. Gözlerini ovuşturup tekrar baktığında orada olmama ihtimalleri var her zaman. Oysa ki bunun için yaşayan ne kadar da az. Hepimiz daha çok sevilmek, daha çok takdir edilmek, daha çok benimsenmek ve daha çok "çok" olmak için yaşıyor gibiyiz. Birileri bizim hayatımızı izlemek zorunda. Ve biz yalnız kalmamak için onları beğenmek zorundayız. Sosyal medya da bunun için. En nemrutumuz bile istiyor bunu. En azından zorunda hissediyor. Çünkü toplum tarafından dışlanmak en büyük kabusumuz. Ve doyumsuzuz. İki üç insan yetemez bize. Bir dünya dururken ilerimizde. Bir kumar gibi. Daha çok kazanmak için elimizdekini riske etmeye değmez mi? Ve dahası kaç insan yetebilir mutlu olmamıza. Peki ya biz kaç insana yetebiliriz? Bilmiyorum... İstemiyorum da.
Atarlandım, iyi mi!
Atarlandım, iyi mi!
Al sana şiir
Bir sürgündeyim...
Tanımadığım bir şehirde, tanımadığım insanlar...
Ne hoş bir sohbet, ne bir dost eli.
Yok...
Düşsem... Kaldıracak bir el,
Sevinsem... Mutluluğumu paylaşacak bir yürek.
Bir sürgündeyim...
Sevginin uzağında.
Yabancıların arasında...
Fenası...
İçimde yabancılaşıyor tanıdık olanlar da.
Sırtım kadar yabancısın artık bana.
Yanıbaşımda ama uzak...
Bir sürgündeyim...
Tek avuntum yürümek...
Durmaksızın adımlamak şehri.
Sensizliğe senin anılarını fısıldamak..
Bir sürgündeyim...
Zaman geçmek bilmiyor.
Zaman, bir rüzgar gibi yelliyor küllerini.
Bir sürgündeyim...
Tek dostumu yitirdim de geldim.
Bir sürgündeyim...
Ülkemi tarihe gömdüm de geldim.
Şimdi ben hiçbir yerdeyim.
Yazacak bir şeyinin olmaması hakkında
Bazen insan hiç durmadan yazmak ister. Aklındaki fikirlerden hangisini öne alması gerektiğini düşünür, panikler. Hayat birbirinin peşine takılan kelimelerden ibarettir yalnız. Ağzından çıkan ses değil, sözdür. Heyecan, umut yada hayal kırıklığı... Basit filmler, ucuz şarkı sözleri ilhamın oluverir. Hayatında çözülmeyi bekleyen düğümler olmasına gerek yoktur. Sıradan bir gün bile yeterlidir. Fakat bazen hayatın koca bir düğüme dönüşüverir. Bir kara delik bedenini senden uzağa götürür. İşte bu zamanlarda tıkanıverirsin zamansız. Çözme iştahın, hararetin yerini anlamsız bir durgunluğa bırakır. Durgunlukta dinlenemez, büsbütün yorulursun. Bir akıntı umarsın kaderden. Başka bir sabaha uyanmayı yada... Ancak gün daha yeni kararmıştır, önünde uzun bir gece... İşin fenası yarın güneşin doğacağının da farkındasındır. Ama bu farkındalığı dahi tınlamaz içindeki sıkılgan ve şımarık çocuk. Bataklıkta olduğunu bile bile hareket etmek istersin. Çünkü hareketsizlik büsbütün tansiyonunu fırlatır. O an hareketsiz kalsan beynin biraz sonra patlayacak bir düdüklü tencere gibi için için fokurdar. Saçlarının çekildiğini hissedersin, yada içinde bir şeylerin geri dönülemeyecek kadar değiştiğini... Bir hastalık bulaşır ruhundan bedenine. Tanısı kesin, tedavisi imkansız. O zaman yapabileceğin tek şey "yazamamak"tır.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
