29 Eylül 2015 Salı

B*ktan Şeyler Senfonisi

Açıkçası küfür etmeyi seven bir insan değilim ama a*ına koyacağım böyle işin. Facebook hesabıma virüs mi girdi ne oldu aq anlayamadım. Anasayfamın %95'i evlilik fotoğrafları, videoları, yorumları, b*k ve püsürleri ile dolmuş durumda. Hayır yalnızlığı kafama iyice taktığım bu dönemde zihin hoplatması yaşatmak mı niyetindesiniz, nedir amacınız anlayamadım. Bridget Jones'a bağlatırsınız adamı... Ve hatta, ağlatursiniz adami... Piraksana yakami, piraksana yakami...

Tamam bu sefer bir b*ka benzemedi yazdıklarım ama ben de haklıyım :)

25 Eylül 2015 Cuma

Karışık...

Kanıma karışmış hayalin,
İçime karışmış gözlerin...
Sensiz kendimi anlatamıyorum...

Bir düş kuruyorum
Sensiz...Sanki alışıyorum da yokluğuna...
Senin sesin dahi yetiyor,
Düşü kabusa çevirmeye...

Sana yazdığım tüm kağıtları  yırttım attım,
Hayalini zihnimden uzaklaştırdım..
Belki sadece öyle sandım...

Ama zamanı gelecek...
Seni hatırlamamak üzere
Unutacağım günler yakın...


Yitti işte...

Senin için yalnızdı,
Benim etrafım...
Senin dışın kalabalıktı,
Benim içim...

Bir sevda böyle bitti işte...
Yitti işte...

24 Eylül 2015 Perşembe

Ya da...

Hava sıcak...
Bedenim sıcak...
Bedenim sıcakta genişliyor...
Derim bedenime direniyor...

Ya derimi değiştirmeliyim,
Ya bedenimi.
Ya da...

Sıradan Bir Hayat

Biliyorum ki istisnasız herkes farklı olma derdinde. Çağımızın kabusu sıradanlık. Durmaksızın çektiğimiz fotoğraflar, sanal medyada paylaştığımız yerli yersiz sözler, daha çok gezip tozma arzusu, değişik sporlar yapma, bir gruba ait olma, bitmek bilmeyen düğün ve eğlence anıları ve diğerleri... Hepsinin yegane amacı dikkat çekme ve bu sayede üstünlük sağlama. En azından bu yarışta geride olmadığını belli etme isteği. Eminim buna... Nereden mi? Elbette kendimden. Bu saydıklarımı ya çok az yapıyorum yada hiç yapmıyorum. Ama içimdeki bu dürtü beni aslında çok da istemediğim şeyler yapmaya itiyor. Halbuki neresinden bakarsan bak sıradan bir insanım. Ortalama üstü bir eğitim aldım, ama bu sayede çevremi değiştirdim. Katıldığım çevre içinde sıradanlaştım sonuç itibariyle. Ortalama üstü bir boyum, ortalama bir göbeğim, ortalamanın dışında seyrek saçlarım, ortalamanın dışında zayıf bir kalbim, aşırı bir duygusallığım var. Etrafımdakilerden çok yazıyorum. Biraz müzikle uğraşmışlığım, çokça hayat üzerine düşünmüşlüğüm var. Çok büyük kaygılarım var, geçmişimden belki de. Ölen arkadaşım da oldu, sonunu kestiremediğim ameliyatların ucunda ölümü hissettiğim de. Tanıdığım insan çok, yakın olduğumsa çok az... Gerçekten yakın olduğumsa galiba yok.  Kalabalık bir grupta dikkat çekebildiğimi sanmıyorum. İnsanlar benim hakkımda kötü düşünmüyorlar elbette, hatta olduğumdan salak göründüğüme de eminim. Bazen ben bile hissediyorum. Biraz da ayna gibiyim, başka insanlara bambaşka görünebiliyorum. Bakın ben bile bunları anlatarak farklılaştırmaya çalışıyorum kendimi. Bazen sırf bu yüzden hayatım tamamiyle şansa bağlıymış gibi hissediyorum. Ortalama bir hayattan mutlu olabilir miyim? Elbette... Ama mutlaka başka bir şeylere özenen ve hüzünlenen bir tarafım olacak. Tüm bu düzenin benim böyle hissetmeme neden olduğunu bilmeme rağmen. Diyelim ki ben kendimi değiştirebildim. Gerçekten de yapmışlığım var bunu. Tüm bu dürtülere kulağımı tıkamışlığım, gülüp geçmişliğim... Bu sefer de kendi düzenime kapılarımı açtığım insanlar bu nedenlerle uzaklaşıp gittiler. Böyleyken umursamaz olamıyor insan da. Vesselam, çok da dolandırmaya gerek yok lafı. Sonuçta sıradanım ve bu sıradanlık mutsuz ediyor beni. Ve ne yazık ki çağımızda sadece mutlu anılar paylaşılmayı hak ediyor. Belki de mutsuz hayatını paylaşan ilk insan da ben olurum belli mi olur?

İyi bayramlar...

19 Eylül 2015 Cumartesi

Ruhumun sözü

Ben bir ruhum.
Bedenimden ayrılalı çok oldu.
Nafile dolanıyorum...
Çocukluğumu görüyorum boşluğumda.
Mor bir kazak giymişim,
Tüyleri göğsüme batıyor.
Morlu beyazlı bir oduncu gömleği üzerimde...
Hatırlıyorum.
Çocukluğum bana bakıyor,
Bir vesikalık fotoğraftan...

Şimdi bir metrodayım,
Görüyorum.
Gözlerim kanlı...
Gözlerimde hiçlik,
Hiçin içinde insanlar...
Benim içimde hiçbir şey...
Ayaklarım bedenimi sürüklüyor...

Bir gün daha bitiyor.
Geriye sayısız gün...

18 Eylül 2015 Cuma

Sen olmasan nasıl yaşarım diyordum...
Şimdi sen yoksun.
Ben... Yaşayamıyorum...

14 Eylül 2015 Pazartesi

Özlem

Geçmişten bir gölgeydi.
Karanlığın içinde nasıl oluyorsa belirgindi.
Ellerime sıcaklığın hücum ettiğini hatırlıyorum,
Bir de elimden kayan şişenin ayağımı kesen parçalarını...

Uzaklaşsam, kaçıp kurtarsam.
Bedenime hükmedemez oluyorum.
Görmemek için gözlerimi kapasam nafile...
Karanlıkta görünen, göz kapaklarımı mı dinler?

Yumruklarım sımsıkı olmuş farkına varmadan,
Gözlerimde sinirli, umutsuz iki damla...
Kalbimin sesi kulaklarımda,
Soluduğum nefes uzağımda...

Teslim oluyorum sana,
Karanlığına...

Mutsuzum, mutsuzsun, mutsuz...

Benimle mutlu değilsen ayrılalım...dedi çocuk.
Kız mutsuzdu... Dünyadan mutsuz bir kız, çocuktan mutlu olur muydu?
Olamazdı elbet...
Kız mutsuzdu, ayrıldılar...
Mutsuzluk bir veba gibi bulaştı bedenine çocuğun.
Çocuk da mutsuz oldu.
Artık.. Kız mutsuzdu, çocuk mutsuz...

Deneme bir ki...

Hayat bir sahip olma arzusu sadece... Önce çulsuzsundur, fakirliğin bir şeye sahip olma arzusunu alevlendirir içinde. Böylece bir hayale sahip olursun. Belki sahip olduğun en doyurucu şeydir bu. Neticede uğruna mücadele edeceğin ve yoksunluğunu unutabileceğin, hatırladığında da ondan aldığın hırsla daha çok mücadele edebileceğin bir şeye kavuşmuşsundur. Mücadele edersin. Para için, sevgi için, dostluk için, savaş için, barış için, kendince doğru olduğuna inandığın bir amaç için; bencilce, dostça, aşkla, bıkmadan, usanmadan, bıkıp vazgeçene yada başarana kadar... Şanslıysan eğer, kazanırsın...Biraz daha çok şanslıysan, çok kazanırsın. Biraz daha az şanslıysan, hayal kuramayacağın kadar çok kazanırsın.

Sonrası... Bu kişiden kişiye değişir, bir de kazandığın şeye bağlı tabi ki. Kimi bu hayalin heyecanını bir anda kaybeder. Biri uzunca bir süre muhafaza eder. Fakat, hayat bu değildir. Böyle devam edemez... Sahip olunacak hayaller azaldıkça, nefessiz kalıverirsin. Bir kutunun içine hapsedilmiş siyah bir civciv gibi kalıverirsin. O zaman yapabileceğin tek şey yeni hayallere kaçmak, sıcak kutunu reddetmektir. Fakat zaten hayat ve hayaller sadece kutulardan ibarettir. Ya bunun farkına varıp o kutuyu bulduğunda bırakmayacaksın, yoksa yeni hayallere sahip olmak uğruna, sahip olduklarından vazgeçip...

Bilmiyorum, ben o vazgeçenlerden olamıyorum zira...

11 Eylül 2015 Cuma

Var da Yok...

Ben ölsem...
Ölünce yani...
Farz-ı misal canım.
Ne olacak söylemediğim sözlerime?
Yada duyulmayanlar...
Yok mu olacak yazamadığım şiirler?
Var olamayan hiç yok olur mu?


Peki ya o zaman ben n'olurum?

8 Eylül 2015 Salı

Aritmi...

Sol yanımı dönüp uyuyamıyorum.
Sesi kısılamaz,
Düzene sokulamaz...
Lanet bir çocuk içimde.
Ne istediğini anlayamıyorum,
Kelimelere döksem...
Rahatlatamıyorum.
Güneş ışığını kıstıkça,
O, sesini arttırıyor.
O olmadan da olmuyor,
Onlayken de kavga dövüş bitmiyor.

"Ne yaptım ne ettimse olduramadım..."

Dolunaylı Gece

Bu şehre ilk kez geldiğimde dolunay vardı.
Yine var...
Aramızda uzaklar vardı.
Yine var...

Aramızda iki kat duvar,
Kolonlar, kapılar...
Asansörler, merdivenler...
Aramızda odalar var.
Aramızda sen varsın...
Aramızda sadece duvarın var.

İçimizde şehirler,
İçimizde yorgun sevdalar...
İçimizde yakamozlar...
Işığı yaran karanlıklar.

İçimde sen, karşımda duvar...
Arkamda şehir var.
Kafamda sorular...
Kalbimde ümitsizlik...
Avucumda yalnızlığın var.

Sahil Kasabası

Ben bir kasaba insanıyım...
Sıradan birisi.
Küçük bir sahil kasabasından...
Hayalleri küçük.

Size biraz bizi anlatayım.
Mutlu bir çocukluk yaşarız,
Şehir korkutucu değildir çünkü.
Geciken saatlerin, kuytu köşelerin çok da tehlikesi yoktur.
Kimimiz bisiklet üstünde,
Kimimiz ağacın tepesinde,
Kimimiz top peşinde.
Ama hepimiz denizin göğsündeyizdir.
Yıllar değiştirir çocukları,
Ama değiştiremez tadını bir mevsim kirazının,
Yada geniz yakan tuzlu suyu
Bir çocuk damağında...

Sonra yıllar geçer.
Bize iyilikten fazlasını dokundurmayan şehirden kaçıvermek isteriz.
Çünkü bir başarı öyküsü borçludur hayat bize.
Ve başarıyı bu küçük şehre sığdıramayız.
Yakıştıramayız...

Kaçışın subjesi gemilerdir.
Her kasabalı bir gemiyle kaçıp gitmenin fikrini getirir mutlak aklına...
İstisnasız!
Kimi cesaret edemez,
Kimi vazgeçer,
Kimi beceremez.
Kimi becerir...
Paspası elinde güverte temizliğinde,
Yada dümeni elinde koca bir geminin.
Farketmez...

Fakat hepimiz çocuğuzdur, yılları eskitsek dahi.
Bir inattır hayallerimiz, aslında istemesek dahi.
Ve farkeder şanslı olan,
Aslında hayal ettiği sadece tekrar yakalamak o tadı
Geniz yakan tuzun,
Bir mevsim meyvesinin.
Ve o tadı paylaşmak...

Kimi hüsranla döner,
Kimi dersle...
Kimi hiç dönmez,
Kimi dönemez.
Yıkılmış aşkların kalıntıları içimizde...

Bizler bir sahil kasabasındanız,
Dahası aslında biz zaten o kasabayız.
Ait olduğumuz şehri yaşarız,
Kaderimizde, geleceğimizde.

Pek Yakında...

Bir gece yatağına gideceksin...
Gözlerin kırmızı.
Sanki bir haftalık yorgunluk üzerinde.
Yani uyumanın tam da sırası.
Aklına zamansız düşeceğim.
Uyku yerini rahatsız edici bir terlemeye bırakacak.
Sıyrılacaksın yorganınndan.
Bu sefer büsbütün soğuk...
Bir bardak su da fayda edemeyecek.
O gece uykusuz geçecek eminim.

Aradan yıllar geçmiş.
Bir kumsaldasın, yanınba bambaşka insanlar.
Genzinde egenin tuzu.
Gözlüklerine rağmen gözlerini alan bir güneş.
Okuduğun roman başarısız bir yazarı anlatıyor.
Düşkırıklıklarıyla dolu hikaye sana beni anımsatacak.
Bir sızlama saracak bedenini.
Hasta gibi bir yorgunluk, kırgınlık çökecek üzerine.
Kitabına döneceksin, ama okuduğun sayfalar nafile,
Aklında sadece anılar.

Etrafındakiler öyle çok bunaltacak ki seni
Kaçıp kurtulmak isteyeceksin.
Denizle başbaşa kaldığın bir yere kaçacaksın.
Koca bank, sen ve bir şişe şarap, mantarı içinde.
Bank, gece, deniz ve gemi...
Sana yalnızlığını hatırlatacak.
Yanında ben varmışım gibi şarabı uzatacaksın bana
O hiç sevmediğim şarabı içebilecekmişim gibi yine.

Dans ediyorsun...
Bir kutlama, herkes öyle mutlu gibi ki...
Çekilen fotoğraflar, ışıltılı sofra.
Hiç olmadığın kadar şıksın.
Kadehler güzelleştirmiş seni, sahi.
Masada onlarca insan.
Gözün bana takılacak bir an için,
Kaçamak eski bir bakış kaçıracak seni.
Seni sen, beni ben olduğum eski mutlu günlere.

Uyanacaksın, kan ter içinde...
Uyuyabilmişsin demek ki aklına ben düşsem bile.
Bir kere daha uyuyabilirsin demek ki...
İyi geceler!

...

Seni anlıyorum aslında...
Anlayamadığım ben.

Ben Nazım'ı, Orhan Veli'yi aramışım içinde.
Bir sevda belgeseli filizlendirmişim yüreğimde.
Aradan yıllar geçmiş,
Kötü anılar bile hüzünlü aranan birer hatıra gibi yani...
Genelde de hep buruk bir sevinç hatırası,
İçimde...

Sana sandığın kadar kızmıyorum aslında,
Ve sandığından çok, hayal edemeyeceğin kadar çok,
Kızıyorum sana...
Hem hiçsin yüreğimde, hemse koca bir şehir, bir ülke...
Çıkmaz sokaklarımda sen.
Bulvarlarımda sen...
Deniz kokusunda, dalga sesinde,
Yakıcı güneşinde, bir rüzgar ıslığında...
Hep sen...
Umudun adı sen,
Kahredici umutsuzluğun, inançsızlığın,
Karanlık boşluğun adı sen...

Gün ve gece dert ortağı...
Gün yokluğunla başlıyor,
Gece yokluğunla birleşiyor...
Tan ve şafak ise rakı masası,
İki eski dostun...

Geceleri kabus görmüyorum.
Gördüğüm hep mutlu rüyalar...
Kabuslar uyandığımda buluyor beni.
Sabahları yatak ruhumu emiyor.
Uyu şimdi uyuyabilirsen.

Gece, Gemi, Ölüm, Gül, Düş

Serin bir yaz gecesiyim,
Sahil kasabalarında geçti çocukluğum,
Rüzgar beni İstanbul'a sürükledi,
Cırcır böceklerimden uzağa...

Batmakta olan bir gemiyim...
Doğru zamanda terkedildim.
Herkes sağ, herkes mutlu...
Paslanacak bir demir parçası kimin umurunda...

Tam zamanında gelen ölümüm...
Dinmeyen acıyı dindirmek için geldim.
Gözlerde sadece acı, bir de ayrılık hüznü...
"Bir"i varabilecek mi farkıma...

Akordu bozuk bir çalgıyım...
Bir zamanlar yaşattığım dallarımda güllerim,
Anlatamıyorum koparılmanın acısını
Kim inanır hala içimde bir gülü sakladığıma...

Ben gerçeği küstüren bir düşüm,
Düştüğüm, hiç bitmeyen aydınlığım,
Yüreğim bıkmadan bağlıyor yüreğimi,
Her sabah kabus düşü uyandırdığında...


7 Eylül 2015 Pazartesi

Giden sevgilinin ardından...

Sana o kadar çok mutlu şey diyesim var ki. Çünkü hala gün içinde seninleyken giydiğim kıyafetleri giyiyorum, seninleyken yaptığım şeyleri yapıyorum, seninle anılarımı yaşıyorum ve mutlu olabiliyorum. Sonra yokluğunda bir zehre dönüşüyor içimdeki mutluluk... Bestelenmiş tüm sevgi şarkıları içimde... Kulağımda dalga sesin, dudağımda tuzun, burnumda yosun kokun, ellerim ıslak, gözlerim ışıltılarında... Kalbimde sevgin, özlemin... Ama yine de keşke olmasaydın diyemiyorum. Böyle bir kara büyü üzerimde...

Evet... Zaman zaman ergenleştiğim doğrudur!..

6 Eylül 2015 Pazar

Nostalji

Anılara olması gerekenden çok daha fazla değer verdiğimin farkındayım, fakat elimde olmayan bir çekiciliği var anıların üzerimde. Melankolik ve mazoşist bir içgüdü bu muhtemelen. Üstelik anıların benim olmasına gerek yok, uzağımda yaşanan -yada yaşanmış olma ihtimali olan- anıların parçaları hakkında düşünmeyi, onları hayatıma bulaştırmayı istiyorum. Bir estetik hazzın çok ötesinde olmakla beraber eski mimariyle döşenmiş bir eve sahip olmak, zaman zaman hayatındaki tüm bugünü hatırlatan şeyleri hayatımdan uzaklaştırmak istiyorum. Olduğun ana, yıla ve zamana ait hissedememe durumu, belki de sahip olduğun hayatı beğenmeme... Bilemiyorum. Subjelerden çok objelere takıntılıyım. Çünkü subjeyi oluşturan -genelde insanoğlu- genelde bukalemun gibi. Hayatın ve zamanın şeklini almaya, o zaman içinde sıradanlaşmaya meyilli. Ben de öyleyim zira. Fakat objeler fotoğraflar gibi. Bugüne ulaşmış olmak için kendilerinden ödün vermelerine gerek yok. Ne büyük lüks ve ne imrenilesi bir özellik. Bir çift eskimiş ayakkabıya bakarak, o ayakkabıyı aldığın güne dönmen mümkün örneğin. O gün yanında olan insanı, konuştuklarınızı, paylaştıklarınızı, yediğiniz yemeğin tadını, o kişinin yüzündeki tebessümü hatırlamak mümkün. Elbette ki ortalama bir hafızaya gereksinim duyulacaktır. Ve fakat, ortalama üstü bir duygusal zekaya sahipsen o günkü heyecanı içinde hissetmen, gece uyurken aklını meşgul eden o problemi tekrar yaşaman, belki ertesi sabaha sarkacak bir yanılsama içine dahi düşmen dahi mümkün -tabi ki bu kısım biraz hastalıklı olabilir eğer kendini böyle bir yaşama kaptırıyorsan-. Belki de bu yüzden hayatımdaki insanları daha az önemsemekte inanılmaz başarısızım. Bu yönüyle fazlasıyla optimistim. Bu nedenle hayatımdaki hiçbir ilişkinin bitmesine ben neden olmadım, ortalama üstü bir kıskançlık ve nefret potansiyeli taşımama rağmen.

Şöyle özetleyeyim kısaca. Kendimi yıllar önce demir atmış bir geminin çapası gibi hissediyorum. Gemiyse yıllar önce yeni bir çapayla ufka yelken açmış... Bilmem anlatabildim mi?

4 Eylül 2015 Cuma

Bir Yanarlı Bir Dönerli Deneme


Havaalanı -itiraf ediyorum havaalanı yazma özürlü olduğum için çoğunlukla havalimanı yazıyorum, ayrıca havalimanı kelimesinin bu nedenle uydurulduğuna kalben inanıyorum-yolculukları öncesinde muhakkak bir gerginlik bir şaşkınlık yaşıyorum. Bunun öncelikli nedeni dayanaksız yükseklik korkum... (...Aç parantez... Bu başlı başına bir yazı konusu olabilir. ...Şimdi kapama, az daha açık kal parantez... Çünkü uçakta korkmayabilen ben, açık AVMlerde, Ayasofya gibi yüksek yapıların tavanına bakarken vs dehşete düşebiliyorum. Ki yüksekten de açıkça korkuyorum, kıvırmayayım şimdi...Şlaps parantez...) Ama asıl nedeni bir otogar insanı olmam. Yumurta kokan, çorap kokan, yeri geldi mi kokutan, çocukluğunda annesi tarafından uzun yolda kola kutusuna işetilen ve bunun utancını hala üzerinden atamamış olan... Cümlenin ucunu kaçırdım, yakalamakla uğraşmayacağım... Otogar ve otobüs insanlarını kendime yakın buluyorum. Tabi ki bu onlardan nefret etmeme ve tiksinmeme mani değil. Bununla birlikte, ağlayan mümkünse bol çocuklu aileleri çeken bir paratoner olduğum düşünüldüğünde haksız olduğumu asla düşünmüyorum. Fakat yine de daha samimi ve daha yakın hissediyorum kendimi, sanki uzak akrabalarımmış gibi herkes. Ama havaalanında öyle mi? Kastettiğim öyle buyuk havaalanlarında değil üstelik. Ortalama insanların, yada daha doğrusu senin benim gibi insanların kendini olduğundan daha büyük bir yaratığa dönüştürme çabalarına zemin hazırlayan yerlerden birisi havaalanları. Üstelik her ne kadar ambalajı iyi dursa da hamamboceklerinin cirit attığı, dandik sandviçlerin fahiş fiyatlarla itelendiği ortalama yerler havaalanları. o zaman bu artistliğiniz kime diye sorardım ama çaprazımdaki kız baya baya iyi... O yüzden sormuyorum. Aslında fena da değil bu havalimanları doğrusu :)

Talih Üzerine


Bir bahtsızlık, kadersizlik durumu söz konusu. Orası çok net. Biraz bu bahtsızlığın nedenini sorgulamak lazım. Kader sadece ona inananlar -açıkça yada gizli gizli- için vardır, inanmayanlar için başka bir şey olsa gerek. Neyse, işimiz bununla değil. Mevzuumuz kotu bir talih nasıl hak edilir. Burada kastım, emsalsiz bir kötü şans değil. Çoğu insanın farkına bile varmayacağı bir bahtsızlık hali. Birilerini kırmak mı sebep olmuştur acaba? Eğer öyleyse, insanlığın kaderi -burada kastettiğim ilahi hali değil kaderin- bu diyebiliriz. Birilerinin canına kastetmek olabilir mi? Yok daha neler... Ortalama bir insan diyorum. Ee o halde? Farkında olarak, ama fark etmemeye çalışarak, gerçekten zor durumda olan bir mutsuzluğuna sebep olmak. Ve dahası aslında o kişinin aslında sadece kendine mutlu bir son hazırlamaya çalıştığı fark edemeyecek kadar kör olmak... Böyle bir şey olabilir mi? Bence olur.
Gerizekalı değilseniz burada kendi hikayemi anlattığımı anlamışsınızdır. Baştan ayağımdaki iskemleyi itmeyin. Elbette kötü bir adam değilim. Hem zaten kim kötü ki? Dönemsel ve çok eskide kalmış bir hikaye. Belki de en sık benim andığım... Öyle kaderci bir insan olmadığımı baştan söyleyeyim bubi arada. Ama mutsuzluğun yekpareliği bazen insanı için için böyle düşüncelere itiyor. Düşmek yani... Bir düşüncenin tam ortasına. Bunu sevdim işte. Çoğu zaman sadece düşünce düşünüyorum. Bir akışa kaptırmışken dalıp gidiveriyorum düşüncesizliğin mayıştırıcı yumuşaklığına.
Belli ki yazının amacı dışına çıkarak uzatmaları oynadığımı düşünüyorsunuz? Tabi ki düşmeden yapabiliyorsunuz bunu. O zaman herkese bir aferin benden. Hayır efendim! Öyle değil. Aksine... Bu yazıya sebep olan bir kaç satır var. Bugün tuvalet camına bakarken geldi aklıma bu. Tam gözlerimin içinde bu talihsizliğim masmavi kaynağını gördüm.
Bembeyaz bir golgeydi...
Hayatla, hayatsızlık arasında belirsiz.
Onu hayata bağlayan tek şey,
Gölgesini delen masmavi gozleriydi.
Bir de acılarına rağmen yüzünden silinmeyen alaycı ifadesiydi.
Çok mu hak ediyordu mutlu olmayı, bilmiyorum.
Ama böylesi mutsuz bir sonu?
Unutmadım eski dostum...
Unutmadım seni.

3 Eylül 2015 Perşembe

Bugünün Playlisti

Seni düşündüm dün akşam yine... (Çiğdem Talu & Melih Kibar - İşte Öyle Bir Şey)
Gecenin tam üçünde... (Fikret Kızılok - Gecenin Tam Üçünde)
O kadar sevdim ki resmini... (Yeni Türkü - Resim)
Uzanıp tutuver elimi. (Sezen Aksu - Geri Dön)
Her şey seninle güzel... (Çiğdem Talu & Melih Kibar - Her şey Seninle Güzel)
Geç değil, erken değil. (Fikret Kızılok - Gecenin Tam Üçünde)

Gözyaşlarımı bitti mi sandın, bitmiyor.(MFÖ Gözyaşlarımı Bitti Mi Sandın)
Yetmiyor, sevişmeler yetmiyor...(Levent Yüksel - Med Cezir)
Ah bu ben, kendimi nerelere koşsam? (Mazhar Alanson - Ah Bu Ben)
Öyle sarhoş olsam ki, bir an seni unutsam (Tanju Okan - Öyle Sarhoş Olsam Ki)
Sevmesem öyle kolay çekip gitmek (Kazım Koyuncu - Ayrılık Şarkısı)
Sanki yarın dünden uzak... (Efkan Şeşen - 9 6 Yollarında)

Rüyamda çıkıveriyorsun karşıma,.. (Mazhar Alanson - Rüyamda Çıkıveriyorsun karşıma)
Gölgemi aldım yanıma (Levent Yüksel - Zalim)
Yüzünü görmem, sesini duymam..  (Ezginin Günlüğü - Rüya)
Elini tutmam, seni hiç unutmam. (Ezginin Günlüğü - Rüya)

Yani, olmuyor... Olmuyor istesem de (Fırat Tanış - Yani)
Eve yalnız dönüyorum ben de... -(Yaşar kurt - Alışamadım)
Yalnızlık ömür boyu.. (MFÖ - Yalnızlık Ömür Boyu
Bir uyanıyorum yalnızım... Öyle üzülüyorum ki. . (Mazhar Alanson - Rüyamda Çıkıveriyorsun karşıma)