21 Aralık 2015 Pazartesi

19 Aralık 2015 Cumartesi

Zaman Üzerine...

Zaman iyice ağırlaşmaya başladı. Üzerimde yükü her zamankinden fazla... 26 yılın her günü geçmişimde, kırıntılarımda... Aksine yolumu kaybedeli çok oldu. Ne başladığım yere gidebiliyorum, ne önümü görebiliyorum. Yanımda insanlar var elbette... Ama içimde soğuk bir kıvılcım gibi doğup bedenimi ürperten yalnızlığımlayım hala. Kahkalar var, evet! Ama gözyaşları da var, Mutlu anlar var, ama peki ya sinir bozan sıkıntılar... Şefkatli bir tarafı var hala hayatın, ya içimdeki dinmeyen öfke...

Sokayım böyle zamana!..

13 Aralık 2015 Pazar

Bugünün Şarkısı...



Fuat Saka - Şimdi Ne Yapar

Dertli dertli çalıyor saz
Ağlıyorum bu akşam bu barda
Parça parça olmuş gönlüm
Kırılmış bir kadeh gibi yerde

Katılmıyor türkülere
Gözgöze elele susuyorduk
Tele kulak verip yalnız
Sessizce bağlama dinliyorduk

İçkimizi hatırladım yanyana aynı masada

Şimdi ne yapar kimbilir
Hangi yerlerde dolaşır

Rast gelirsen bir gün ona
Getir aynı meyhaneye
Gizleneceğim bir köşede
Onu biraz görmek için

İçkimizi hatırladım yanyana aynı masada

Şimdi ne yapar kimbilir
Hangi yerlerde dolaşır

11 Aralık 2015 Cuma

Bağımlılık Üzerine

Alışkanlık nedir, bağımlılık nedir? Aslında kavramsal bir konu üzerine karalamak niyetinde değilim. Bir konuya bağlayacağım sonunda. Kısaca bağımlılık, bir alışkanlığın kişiye zarar vermesine rağmen devam edilmesidir diyebiliriz. Peki burada zararı ölçümleyen, alışkanlığı ölçümleyen nedir? Kumar bir alışkanlık olabilir mi örneğin, yada alkol? Her gün 1 bira içiyorsan bağımlı mısın? Peki ya 2 tane içiyorsan, yada 3? Sınır nerededir? Zarar hangi eşikte başlar? Sosyal bir zarar da olabilir bu? 1 tane bira içmek için kendini zorunda hissediyorsan, ve içmediğinde rahatsız hissediyorsan, istemeden çevreni rahatsız ediyorsan? Yada masum bir şeyi ele alalım. Örneğin, spor yapmayı çok seviyorsun. Her gün en az 1 saat yüzüyorsun. Yüzmediğin günlerde sinirlenip etrafını kızıyorsan, bu güzel bir alışkanlık mıdır, yoksa bağımlılık mı? Konuya geleyim girizgahı kesip... Sosyal medya bir alışkanlık mıdır, bir iletişim biçimi midir yoksa bağımlılık mıdır? Sözgelimi teknolojik bir faaliyet olan oyun oynamak, kişinin sosyal hayatına sirayet ettiyse, fenası onu izole ettiyse çevresinden şüphesiz ki bu bir bağımlılıktır. O zaman sosyal medya nedir? Bir masa etrafında hoşça vakit geçirmek insanların birlikte geçirecekleri 2 saatinin 15 dakikasını fotoğraf çekmeye, onu instagramda düzenlemeye ve facebooka/instagrama yüklemekle geçirdiklerini, 5-10 dakika arası swarmda check in yaptıklarını ve mekandaki insanların profillerini incelediklerini, 15-20 dakika arası -masada bekar bir popülasyon varsa- arkadaşlarının facebook profilinden potansiyel ilişki/izdivaç analizi yaptıklarını düşündüğümde... Bir de işin içine whatsapp yazışmalarını eklediğimizde, ve hatta profile ve check ine yapılan yorumlara bakıldığı, gerektiğinde cevap atıldığı eklendiğinde abartısız bir şekilde kimi arkadaş gruplarında vaktimizin %75-80'nini abartısız bir şekilde ayırdığımızı gözlemliyorum. O halde bu bir bağımlılık mıdır? Eğer, her defasında dışarıya çıktığında check in oluyorsan, bu bir alışkanlık mı, yoksa bağımlılık mıdır? Zamanın en kıymetli varlığımız olduğu düşünüldüğünde bu şüphesiz ki zamanımızın en azılı bağımlılığıdır. Ve yarından tezi yok, muhakkak ve muhakkak bu konuda bir kamu spotu hazırlanmalıdır :)

10 Aralık 2015 Perşembe

Sevgili Arkadaşlarım...

Öncelikle arkadaşım olduğunuz için size söylemediğim birkaç hususu burada paylaşmak isterim. Biliyorum ki yüzünüze söylesem üzülürsünüz, sizi yargılandığımı düşünürsünüz. Belki de biraz haklısınız, ama açık açık söylemeyi inanın ben de isterdim.

Bir kere bayan değil, kadın diyeceksiniz hemcinslerinize. Bıçak gibi keskin olacak hatta. Çünkü topluma ancak böyle anlatabileceksiniz kadın olduğunuzu, birey olduğunuzu, memelerinizden, bacaklarınızdan ve kalçalarınızdan ibaret olmadığınızı... Ki öyle olanı da var elbette...

Kocalarınızın soyadını almayacaksınız. Çünkü erkeğin soyadını almamak sizin ataerkil toplumun dayatmasına karşı durmanın sembolik bir hareketidir. İlla soyadını alacaksanız, siz de karşınızdakine vereceksiniz. Hayat paylaşmak içindir. Evet, bireylerin özgürlüğü vazgeçilemezdir ama insan toplumun bir parçasıdır. Toplumdan koptukça paranoyaklaşır, daha yalnızlaşır ve mutsuzlaşır. Bakınız ben...

Toplumun değer normlarının farkında olacaksınız, salak değilsiniz elbette... Yaşadığımız ülke bir ortadoğu ülkesi... Akıl ermeyecek yobazlık ve manyaklıklara gebe... Yine de, dik duracaksınız. Plazalarda çalışan, özel okullarda okumuş, ailenizin biricik evlatlarısınız. Sizin zaten başlı başına bir kalabalık yaratmanız gerek. Nerede kaldı gezi ruhu, nerede kaldı asi duruşunuz... Kadınlar evlenmek için doğmuyor, doğmamalı... Evet doğanın kanununda kadının çocuklarına uygun bir dünya hazırlaması var, ancak doğaya kalsak hala birbirimizle çiftleşip, güçsüzü öldürüyorduk -ne?? hala mı öyle yapıyoruz!!-.

Eşcinsellik bir anatomik hata değildir. Evet, marjinal olmak için eşcinsel olan da var. Cinselliğini ölçüsüzce yaşayan da... Ama bu bir hastalık değildir. Ve o insanların marjinalliği toplum tarafından kabullenilmedikleri içindir. Anormal olarak nitelemek yerine normalleştirmeyi, tanımayı deneseniz. Bence çok şey kaybetmezsiniz. Unutmayın, onlar çoğu zaman bizim yapamadığımızı yapıp değirmenlere karşı bir başlarına savaş açabiliyorlar.

Biraz birikti içimde, daha da yazarım da okunmayan bir blog benimkisi. Maksat boşluğa yankı, denize atılmış küçük bir taş dalgalanması olsun... Öyle işte.

4 Aralık 2015 Cuma

Medeniyet...

Medeniyim evet... Çağdaşım. Beynimin bazı kalıpları aşamadığı doğrudur ama genelde çağa direnene karşıdır kalıplarım. Bunu da bir övgü unsuru olarak söylemiyorum. Hakikaten muhafazakarlığı içime sindiremiyorum çoğu zaman. Bazı değerlerle büyüyor birey. Örneğin, yeri geldiğinde eşcinsellerin haklarını savunmak için bir mitinge katılsam da eşcinsel bir çift gördüğümde hala garipsiyorum. Sosyal olarak çağdaş, birey olarak zaman zaman geri kafalıyım yani... Türbanıyla eğitim görmek isteyenlere içimden karşı çıktığım oldu. Hep onların istemeyerek, yada isteseler dahi toplumsal bir koda sahip olmaları nedeniyle türbanlı olduklarını düşündüm. Sonra bu işin o kadar da kökünden çözülebilecek bir mesele olmadığını farkedip bireylerin hakkını savunması gerektiğini ve belki de benden daha fazla eşitliği hakettiklerini anladım... İnsan değişiyor yani... Ama öfke, nefret, hayal kırıklığı değişemiyor. Bazen sevdiğim, sevdiğimi düşündüğüm insanlara karşı kendi içimde öfke nöbetlerine tutuluyorum. Nefret biraz abartı, tahammülsüzlük denilebilir. Beni düşüncesizce kıranları affedebiliyorum, dönüyorum hayatıma... Ama bir yandan hiç affedemiyorum, en küçük yanlışları bile. Bunları kimseye hissettirmemeye çalışıyorum, sıkıntı vermemek için belki, belki de toplumdan izole olmamak için. Zarar gören de ben oluyorum sonucunda. Bilmiyorum... Ama... Ama... Unutamıyorum işte...