28 Kasım 2015 Cumartesi

Tıkandım...

Bu ara hiçbir şey yazamıyorum.
Düşüncelerimin sessizliğine geri döndüm sanki.
Bir yaz gecesinin sonsuz ağırlığı üzerimde.
Bir gözyaşı patlayacak sanki.
Çınlaması kulaklarımı sağır,
Parmaklarımı güç edecek...

Patla artık... Sabrım kalmadı...

Asymmetric Information

Sevgili sevilemeyenler ve bu da yetmezmiş gibi sevemeyenler...

Hayatının bir bölümünü ekonomi bölümünden mezun olmaya çalışmış ve nasılsa bunu başarmış bir zat olarak sizinle paylaşmak istediğim bir şey var...

Aramızda çok ciddi asimetrik enformasyon var...
Sizler hayatın kısa olduğunu sanıyor,
Ve bu yüzden hayatınızı yaşamaya, eğlenmeye, zaman geçirmeye çalışıyorsunuz..
Bense hayatın kısa olduğunu biliyor,
Sizin yaptıklarınızı yapamıyorum...

Bu da mı gol değil Sayın Stiglitz!

16 Kasım 2015 Pazartesi

Saygıyla...



10 Kasım geçti, 1 hafta kadar oluyor, 17 gün önceydi 29 Ekim, 30 Ağustos'tan bu yana neredeyse 3 ay geçmiş... 23 Nisan'a bir kış, yarım bahar, 19 Mayıs içinse üstüne 1 ay daha koy... Zamansız olması en iyisi. Fazla anılar, fazla anlamlar yüklüyoruz belki ama bu şarkıyı dinleyip seni hatırlamamak ne mümkün. Özlüyoruz, bizi bilmem de ben özlüyorum. Hiç yaşamadığım tarihimi. Ulaşmak istediğim dünümü hatırlatıyor bana. Tanışma umudu veriyor. Daha iyi anlama şansı... Mucizelerini, başarılarını, insancıl hatalarını, sevdalarını, hayallerini, pişmanlıklarını... Yarından, o güne... Öyle işte...




Zaman

Bir sevginin ateşi kaç günde söner? Kaç ayda çürümeye başlar? Kaç yılda unutulmaz hale gelir? Geçmişin dayanılır hale gelmesi için kaç gün geçmesi gerekli? Kaç ömürde eskir anılar?.. Değişir elbet... Ve artık iyice etkisinden kurtulmaya başladığını sandığın anda zamansız bir eşya, koku, ses, şarkı, fotoğraf insanı bu soruların içine geri atabilir mi? Hem evet, hem hayır... Cevap hem 6 ay, hem 8 yıl 2 ay, hem 26 yıl 77 gün, hem de hiçbir zaman...

13 Kasım 2015 Cuma

Bilmiyorum...Ama...

Bugün bir kadın sevdim...

Adı binlercesinden biri...
Saçlarının rengini, uzunluğunu,
Tarağının rengini,
Üzerindeki giysiyi,
Güneşe bakarken kısılan gözlerini,
Ellerinin uyumsuz çizgilerini,
Canını acıtan çiziğini,
Yüzündeki mimiğini,
Mahremindeki benini...
Doğrularını, yanlışlarını,
Tahammülünü aşan hatalarını
En son kurduğu hayalini,
Hayalini kıranları,
İnadına peşinden gittiklerini,
Peşine takılanları,
Vazgeçemediği pişmanlıklarını,
Değer verdiklerini, geri aldıklarını,
Çaresiz ağladıklarını,
Yitirdiği umutlarını,
Kabus sandığı rüyalarını,
Başarılarını, başaramadıklarını,
Başardım derken kaçırdıklarını,
Dününü, bugününü, bugünün yarınını,
(...)
Bilmiyorum...

Hissediyorum...

12 Kasım 2015 Perşembe

10 Kasım 2015 Salı

Eskilerden...

Madem eskilerden söz açıldı bugün, sizlerle ilk şarkımın sözlerini paylaşayım. Tam hatırlamıyorum ama hatırladığım kadarını yazayım. Yine aynı 2007 yazı, terkedilme temalı hüzünlü bir eser :) Beste ve güfte bendenize ait, ancak şimdilik sadece güfte ile idare edeceksiniz.

"Tutamıyorum kendimi,
Ben... Dışımda artık,
Sen... İçimde öldürdüğüm sen.

Ölü ruhunun kokusuyla,
Zehirlenen ben...
Düşen sen sanarken,
Aldanan ben...

(Arada bir bölüm daha olduğunu hatırlıyorum ama hiç çıkartamadım)

Taşınırken, bir aşktan diğerine
Kalbini kolilerin arasında unutan,
Sen...
Safça gözyaşı döken ben.

Bak işte unutuyorum seni
Bu son yağmur kalbimdeki
Ve sen çıkıyorsun kapıdan son defa...
Bir damla gözyaşıyla bitiyor sen.
Hiç başlamamış gibi son buluyor, sen."

İlk Ayrılık...

Kitaplarımın arasına baktım biraz evvel. İçinde özel bir şey olduğunu bildiğim ama elimin gitmediği bir kitabın sayfalarını araladım. Kitap Burçak Çerezcioğlu'nun Mavi Saçlı Kız'ı. Hikayesini bilen bilir. Aktör Mehmet Çerezcioğlu'nun 1995 yılında 16 yaşındayken lösemiden ölen kızı Burçak'ın hikayesi. Zonguldak'ta belediye sinemasının yanına kurulan ve senelerce kitap satışı devam eden sergiden almıştım kitabı. 2007 yılının  yağmurlu bir yaz günüydü. O bahar ve yaz boyunca nasıl yağmurlar yağmıştı, nasıl rüzgarlar esmişti. Belki de içimdeki gençlik dolu, kasvetli hislerim bana öyle hissettirmişti bilemiyorum. Neyse, o kitabı aldığımı ve liman arkasına gittiğimi, kayalardan birine oturduğumu ve yağmur serpiştirirken kitabı okuduğumu hatırlıyorum. Daha sonra sevdiğim kızın gelişini. Ve sonu ayrılığa uzanan kopuşun ilk başlangıcını... Daha sonra herşey çok fena b*ka sardı... Pişman olduğum bir sürü şey. Üzdüğüm insanlar... Neyse, bu da ayrı bir hikaye.  O kitabı hiç bitiremedim. Bitirmeyi hiç istemedim. Sanki ben o kitabı hiç bitirmezsem, o kız kitabın sayfalarında kalacaktı ve asla ölmeyecekti. 16 yaşındaki o kızla, 17 yaşındaki ben hep arkadaş olarak kalacaktık. Farklı bir kızdı Burçak. Benim arkadaşım olmazdı muhtemelen yollarımız kesişse. Fakat o kitabın içindeki kızı arkadaşım bildim hep. Üstelik alelade bir arkadaş da değil. Bir sırdaş... O günün akşamında sevdiğim kızın balkonu altında gözlerim yaşlı beklerken yerde bir tarot kartı buldum. Beyaz saçlı, siyah pelerinli bir figür vardı kartın üzerinde. Adam nasıl da mutsuz eğmişti kafasını. Sırtını dönmüştü, yüzü yoktu yüzüme bakmaya... Benim de ona yoktu ya... Gerisinin önemi yoktu. İşte o tarot kartını ve yazdığım bir kaç satırı hiç kimseye ses etmeden sakladı Burçak. Biliyorum, başka bir kitapta olsa asla bugüne ulaşmazdı onlar. Teşekkürler Burçak, ölümünden 20 yıl sonra da yanımda olduğun için...

17 yaşımın karalamaları:

"Bir başağı yaşamak...
Buna rağmen zihnini karanlıklara gömebilmek
Kalbini tek pusulan, tek dayanağın yapabilmek
-
Tüm yıldızlara ihanet ederek,
Bir ikizler sevebilmek...
Dokunacağını bile bile şarap içmek gibi
Sarhoşluğun unutkanlığıyla...
Ama ayıldığında dahi dinmeyecek cesaretiyle,
Pişmanlığı diyarlarından kapı dışarı ederek
-
Yükselenine tutunmak çaresizce...
Bir kovayı yaşatabilmek yüreğinde,
Onu, kendin yani sen yapabilmek...
-
Doğduğun tarihe lanet etmemek,
Belki edememek...
Bir zafer günü olduğu için...
Senin için, benim için,
Başkası için değil,
Sadece kendi zaferimiz için...
İmkansızlıklara bürünmüş bir zaman içerisinden
Mucizeyi çıkartabileceği....
                                ....Çıkartacağı için!
-
Artık inamamak saniyenin delirten takırtılarına
Ne doğduğun güne
Ne de "yanlış zamanda sevgi" lakırtılarına
Çünkü sevginin zamanı, yanlışı olmaz...
Olamaz!!!
Doğduğun günün....
Zamanın sorumluluğu ve kader
Yıkılamaz omuzlarına... Omuzlarıma...
Çünkü yaşam ellerde... Herşey ellerde...
Kader de öyle... Sevgine sahip çıkmak da öyle...
-
Eğer duymak istiyorsan pişmanlığımı...
Pişmanın! Hem de çok...
Sen ve uğruna yaptıklarım için değil
Yapmadıklarım, yapamadıklarım için...
Hayatı ertelediğim için...
Seni daha erken tanımadığım için mesela
(Her günü bile benim için bir sancı)
Yahut istemeden de olsa seni üzdüğüm için...
Çok pişmanım... Çok!
-
Çünkü ılık bir yağmurda sırılsıklam olmak gibi,
Seni sevmek... Bir yaz günü
Ve tüm yaz yağmurlarına inat,
İnanmıyorsan... inan!
İnan masallara, kahramanlara...
Masal kahramanına...
Ve tüm zorlukları aşacağımıza...
Bak göklere, inanmıyorsan...
Tüm elmalar senin için,
Senin için tüm çiçekler.
Ve hiç bitmeyen sevgim,
Senin için!"

---------

Fallara inanmayan biri olarak sanırım tarot kartının etkisinde kalmışım. Ve diğer kağıt parçasında yazılı olanlar:

"İki gündür sessiz bir geceye asılı kalbim,
Yokluğunda....
Gün dedimse, aldanma!
Gündüz olmadan geçmiyor zaman
Güneşi görmeden terketmez ya geceyi gözü yaşlı dolunay
Güneşimi göremeden geçen sadece saatler,
Geçen sadece ömür... Hayat değil, anılar!
Unutulmayan da, acı veren de onlar!
Gecemde gözüm sadece dolunay yansıyan yollarda
Sana varmak için aştığım (?okuyamadım) yollarda
Yüreğim sadece varacağını sanan bir sarhoş
Belki bir ayyaş gibi yaşayan gönlümün
Umurumda sadece sana ulaşan yollar
Şu an ben yokum, sadece sen varsın
Karanlık gecem de sen, bitmeyen kederim de.
Düşüncem de
Sen!... Tükenmeyen, kaybolmayan, silinmeyen!
Bir iz sen..."

Çok daha güzellerini yazdığımı itiraf etmeliyim, ama varsın geriye bunlar kalsın... Ne önemi var.

9 Kasım 2015 Pazartesi

Hayyam...

Hakikaten söylüyorum bu Hayyam'da bir şey var arkadaş. Öncelikle çok yüzeysel bahsedeceğim. Ne yaşadığı yüzyılı, ne hikayesini paylaşacağım. Yazdıklarımın konusunu sadece yazdıklarından yüzyıllar -neredeyse bin yıl- sonra bestelenmiş üç şarkı oluşturuyor. Ve eğer bu şarkılar son yıllarda dinlediğim en iyi şarkılar arasına kadar girmişse burada bestekarlardan çok bu adamın etkisi var. Hiçbirimizin başaramayacağı bir şey bu. Şu anda dinlediğiniz tüm popüler kültür insanları, siyasetçiler, bilim adamları, kimse ama kimse bu adamın yaptığını yapamayacak. Bir insan ne kadar sürede yok olur hiç düşündünüz mü? Aradaki süreçleri, deri, kas vs aşamalarını geçiyorum. 50 senede kemikler süngerleşiyor diyorlar. Ve aradan geçen bu bin yılda, bir insanın hala böyle hissedilebilmesi, duygularının ölümünden yüzyıllar sonra icat edilen enstrümanlarla aktarılması. Garip, sadece garip...

Bahsettiğim şarkılar -ki genelde değişik rubailerinin derlemesi ile oluşturulmuşlar-:

-

Mehmet Güreli - Kimse Bilmez

Bulut geçti
Gözyaşları kaldı çimende
Gül rengi şarap
İçilmez mi böyle günde.

Seher yeli
Eser yırtar eteğini gülün
Güle baktıkça
Çırpınır yüreği bülbülün
Bu yıldızlı gökler
Ne zaman başladı dönmeye
Kimse bilmez
Kimse bilmez

-

Leyla The Band - Zaman

Her sabah bir gün doğarken, bir gün de eksilir ömürden. 
Her şafak bir hırsız gibi elinde bir fenerle… 
Cehennem ‘boşuna dert çektiğimiz günler.’
Cennet ‘gün ettiğimiz dünler’   
Ey zaman! Bilmez misin ettiklerini? 
Bir düğüm ki ne sen çözebilirsin ne ben… 
Bilmezsin ne olduğunu. Vazgeç ötelerden; yorma kendini. 
Kendine gel, bir düşün. Ben senim, sen ben; arama boşuna…

-

Can Gox - Dal Goncayı Bir Sabah

Dal goncayı bir sabah açılmış buldu, 
Gül melteme bir masal deyip savruldu 
Dünyada vefasızlığa bak; on günde 
Bir gül yetişip, açıp, solup kayboldu. 

Sen acırken bana, hiç bir günahımdan korkmam 
Benle oldukça; yokuş, engebe, yoldan korkmam 
Beni ak yüzle diriltirsin a Tanrım, bilirim; 
Defterim dolsa da suçlarla, siyahtan korkmam.

8 Kasım 2015 Pazar

Yalnız aşklar kıraathnaesi

Ben sevginin kesinlikle bir entelektüellik mevzusu olduğu kanaatindeyim. Neden öyle olmasın ki? İçimizde sinema bilgisi, edebiyat bilgisi, matematik vs yoktan peydah olmuyor da sevgi, aşk niye olsun? Tamam, kabul ediyorum biraz da yetenek var işin içinde, ama çoğunlukla emek var. Hal böyleyken, insan bu düşüncelerini de olgunlaştırmak, tartışmak istiyor. Ama öyle bir çevredeyim ki, ne mümkün bana eşlik edebilecek bir dost, bir arkadaş... Etrafımdaki insanların sığlığına şaşıyorum. Tamam biraz kendini beğenmişim bu konuda, onu da kabul ediyorum. Ama verdiğim onca emek varken bu kadarını da hakettiğimi düşünüyorum. Ama yalnızlaşıyorum bu ortamda. Paylaşmak, düşüncelerimi geliştirmek, yanlışlarımı görmek istiyorum.

Diyorum ki bir sosyal kulüp kuralım. Bir dernek de olabilir, tamam. Yada en kötü bir kıraathanede buluşup sevgiyi tartışalım demli çayın yanında. Yalnız benimkisi çok açık olsun, çarpıntı yapıyor sonra. Yalnız aşklar kıraathanesi... Güzel isim. Öyle kalpli filan şekilsiz bir yer değil bahsettiğim. Entelektüellik boşuna değil. Biraz sigara dumanı olmalı içeride ben içmesem de -arada bir fırt çekerim tamam-. Gizliden gizliye rakı da içilmeli. Devlet buna da ceza kesecek değil ya. Eski bir lokal gibi olmalı içerisi, nezih ama görmüş geçirmiş. Yıllar eskitmiş, ama çirkinleştirememiş. Direnebilmiş zamana... Bize örnek bir kapı duvar yani... Parayla değil, sohbetle ödenmeli kirası. Sobasında deneyip beğenmediklerimiz örtülü saman kağıtlar yanmalı.

Hadi, iş başına!

6 Kasım 2015 Cuma

Film....

Ne zaman içsem, hiç sevemediğim kadınlarımı düşünüyorum. Bir rüzgar kopuyor zihnimde, ortalık talan... Bir sonbahar başlıyor, amansız. Kuru yazdan geriye sarı yapraklar bile kalmamış. Tüm ağaçlar titriyor ayazda. Bahara ne kaldı ki diye kandırmaya çalışıyorum ama nafile. Gözümle ıskaladığım hayatlarımı düşünüyorum. Bir can suyu döküyorum yalnızlığıma. Acımıyor, köklerini salıyor göğsüme. Nefessiz kalıyorum. Bağırsam duyamaz sesimi güneş, bulutların kıskacında. Bir bekleyiş var, sessiz ve umutsuz. Bir film geçiyor gözlerimden... Bu filmi daha önce izlememiş miydik sahi?!

Ayrılık

Görmediğini bile bile bakmak,
Hız kesmeden koşmak bir duvara...
Tüm gücünü atmak içine.
Unutmak dününü,
Vazgeçmek yarınından.
Gözyaşlarını biriktirmek,
Bir yalnızlık örmek kendine...

Ve çok daha fazlası

Sabahın eşiğinde

Soğukça bir gecenin sabahındayım.
Güneşin kendi yok, habercisi gri loşluk....
Kömür kokusu çalınıyor burnuma.
Hayatın dumanı üzerinde...
Siyah, sıcak....

Bir köpek havlıyor,
Yalnızlık, bir ürpeti gibi içime yayılıyor.
Gözüm geçtiğim yollarda...
Sabah hançerini gizliyor.

Sabah, kendine uyanıyor.
Ben, kendime kapanıyorum...